25 Mayıs 2014 Pazar

Düşünüyorum da Bazen

Bazen satırlar bile anlatamıyor insanı. Korkular bir kara bulut gibi çökerken üstüne insanın, anlatmak ya da bir şeylere bir anlam yüklemek zorlaşıyor. Yaşadığın her anda bir düşünceden öbürüne savrularak bir yerde duramamak yoruyor insanı. Bütün istediklerimizi bir kenara koyup istemediklerimizle yan yana sırt sırta duruyoruz. Düşündüklerimizi asla anlatamıyoruz. Kelimeler boğazına düğümleniyor insanın. Sıkıldığımız, yorulduğumuz, bıktığımız anlar oluyor, anlam veremiyoruz. Kimi zaman bir huzursuzluk kaplıyor içimizi ama o sıkıntının, huzursuzluğun sebebini bir türlü bulamıyoruz. Olduğumuz yerden sağa dönüyoruz, sola dönüyoruz fakat hep aynı huzursuzluk dört bir taraftan sarıyor bizi. Hayatın en zor aşamalarında bile ayakta kalmaya çalışıyoruz.



Bir yandan kazandıklarımıza sevinirken diğer yandan kaybettiklerimiz için üzülüyoruz. Aslında hep kazanmak, hep bir şeylere sahip olmak istiyoruz. En güzelini hep kendimiz için istiyoruz. Huzurluğumuzun sebebini kendi kendimize sormak yerine başkalarının huzursuzluğunda huzur bulmaya kalkışıyoruz. Sonra da başımıza gelen sıkıntılara bir anlam yüklemeye çalışıyoruz. Bir başkasının düşüncesini dinlemek, önemsemek yerine her söylediğimizin doğru olduğuna kendimizi inandırıp ona göre yaşıyoruz. Bazen çok yüksek tepelerden bakıyoruz hayata, insanlara. Sanki Kaf dağının üstündeymişiz gibi bizden başka her şeyi küçük görüyoruz ya da küçümsüyoruz. Bir başkasına asla kendimizi teslim etmiyoruz. Çünkü kendimize güvendiğimiz kadar başkasına güvenemiyoruz. Aslında hiçbir şeyi bilmiyoruz bu yüzden bildiklerimiz hep bilmediklerimizden ağır basıyor. Bu satırları yazarken bile bir şey bildiğime kanaat getirerek yazıyorum. Hep düşünüyorum aslında bilmiyorum; acaba bildiklerimizi bilmeseydik, bir bilenin olduğunu bilebilir miydik? Kafamda yine deli sorular…

Read more at http://filozofundefteri.blogspot.com/2014/05/ghgh.html#737scrM6ZlhP6eqZ.99

20 Mayıs 2014 Salı

Seni İstiyorum

Durgun deliyim bu aralar. Önce deli gibi haykırmak, sesim kısılana kadar çığlık atmak istiyorum, sonra sessizce ağlamak. Kimseler görmeden ruhumun derinliklerine inip oralarda yalnız kalmak ve kendimi sorgulamak istiyorum. Hayatımı süzmek istiyorum, posasını atıp, kalan özümle tekrar bir ben yaşamak istiyorum. Biraz kendimin farkına varmak istiyorum, heyecanı son safhasında yaşamak istiyorum.

Mutluluğu, acıyı, aşkı, nefreti, hasreti, utangaçlığı tadında ve hissederek yaşamak istiyorum. Dönüp bakmak istiyorum kendime. Aynasız, yansımasız, sadece ben; hatalarımı, sevinçlerimi, kırdıklarımı ve kırgınlıklarımı tekrar hissetmek istiyorum. Pişmanlıklarımı tek kalemde silmek istiyorum. Keşkeleri lügatimden çıkarmak istiyorum. Gözyaşlarımı bir cam ibrikte biriktirip umutlarımı sulamak istiyorum. Karanlıklarımı toplayıp mum ateşinde yakıp yolumu aydınlatmak istiyorum. Dualarımın şiddetinden engellerim yıkılsın istiyorum. Küçükken ettiğim dualar gibi Allah’ım elimden tut yürüt beni diyorum ve bunu o minik kalbimle istediğimden çok daha fazla istiyorum. Masal âlemindeki puslu, loş ışıklı, dar koridordan; aydınlık, ferah, upuzun bir gerçeğe çıkmak istiyorum ve elimden tutan yarenler istiyorum yoldaşlar, duama eşlik eden dostlar istiyorum. İnandığımı yaşamak ve yaşadığımla yükselmek istiyorum. Bir sevgi, bir muhabbet istiyorum. Kalbimi saracak ve beni maşukuma taşıyacak bir gemi ve bu gemide ufukları aydınlatacak bir rehber istiyorum. Dualarla ayaktayım, yaşıyorum. Elhamdülillah hissediyorum. Seni istiyorum Rabbim seni istiyorum…

Zeynep Kekillioğlu

7 Mayıs 2014 Çarşamba

Anlam Bulmak

Zaman gelir yokluk içinde varlığı yaşarsın, zaman gelir varlık içinde yokluğu yaşarsın. Kimi zaman hayallerle yaşarsın, kimi zaman ise gerçeklerle savaşırsın. Aslında bütün yaşantımızda bunlardan ibaret değil mi zaten? Önce bir şeylerin hayalini kurar, sonra onun gerçekleşmesi için elimizden ne gelirse yaparız. Bazen ulaşırız ulaşmak istediklerimize, bazen ise ulaşamayız ve büyük bir hayal kırıklığına saplanırız. Davranışlarımız istemsizce değişmeye başlar, kaybetmek o kadar zorumuza gider ki ağır gelir ve altında eziliriz.  Kazanmaya o kadar alışkın olmuşuz ki kaybetmeye tahammül edemiyoruz. Bir de aslında neyi kaybediyoruz ve neyi kaybetmeye tahammül edemiyoruz? Bunu da bir gözden geçirmemiz gerek.

Birini severken ne için sevdiğimizi neden onunla vakit geçirdiğimizi bir sorgulamamız gerekmez mi?Kafamızda kurguladığımız o kısa yaşamın kazanmak ve kaybetmek arasında sıkışıp kalmasına engel olmak gerek. Yaptığımız bir şeyi veya bir işi kazanmak ya da kaybetmek için değil de bir anlam dairesi içinde yapmamız bir anlam yüklememiz gerekmez mi? Nitekim anlamsız olan her şeyin bir gün bir kenara atılacağını ve unutulacağını unutmamamız gerek. Her şeyde böyledir aslında. Aşklarda, sınavlarda, arkadaşlıklarda, dostluklarda, evliliklerde, inançlarımızda vb. daha birçok şey sayabiliriz. Bunların hepsi de bir anlamı olmadığı zaman ne yazık ki bir zaman sonra yok oluyor, hatta bir daha akıllara bile gelmiyor. Her şeyin bir anlam dahilinde olduğunu unutmamız, bizlerin hayatımıza bir değer katacağını bir önem yükleyeceğini düşünebiliriz. 

Yaşantılarımızı yeniden gözden geçirmek gerektiğini düşünüyorum. Mesela niçin savaş veriyoruz? Neden seviyoruz? Neden ibadet ediyoruz veya neden etmiyoruz? Niçin hep bir kavga içindeyiz? Kimin için çalışıyoruz? Bu soruların hepsini veya daha fazlasını kendimize bir bir sormamız lazım… Anlamını aramalıyız her şeyin çünkü çok iyi biliyoruz ki anlamı olmayan her şey unutulmaya mahkumdur. Hayatımızın tamamına bir anlam yüklemeliyiz ki yaşamamızın da bir anlamı ve amacı olsun. 

Bir Beyitten Ne Anladık

Ağlasa âşık belâyı hecr ile nâlân olup

Gözlerinde akan anın yaş yerine kan olup.

(Aşık ayrılık belasıyla inleyerek ağlasa ve onun gözlerinden akan yaş yerine kan olsa bu ona revadır).


Ne güzel diyor şair değil mi? Şu zamanlarda gözyaşların değerini anlamayan âşıklara, ne güzel bir gönderme yapıyor. Acaba maşuk, aşığın gözyaşına dayanabiliyor mu peki? Bence artık aldırış bile etmiyorlar, çünkü dökülen gözyaşlarının önemi de kalmış değil artık. Herkes aşkı tatmanın verdiği zorlukları ve yükümlülükleri üzerinden atmak için can atıyor. Kimse o kadar da umursamıyor sevgilinin gidişini, nasıl olsa yerini başka biri alır gibisinden sözlerle kendilerini avutup yollarına devam ediyorlar. Oysa aşkı bu kadar basitleştiren insanlar, bir de kalkıp âşık olduğunu söylüyorlar. O kadar basit bir durum haline gelmiş ki aşk, dilden dile dolaşıyor ama kimse anlamına önem vermek istemiyor. Çok tanımı yapılıyor aşkın ama, kimse aslında ne olduğunu anlamak istemiyor. Bende buradan tanım olmasa da aşktan anladığımı aktarayım:  Aşk, tek hece üç harf, gönüllerin söndürülemeyen tek yangını, sevgilinin özlemiyle bir ömrü feda etmeyi göze almaktır. Aşk, Mevlana’nın Şems’e bağlılığı, Mecnun’un Leyla’ya olan tutkusu, Züleyha’nın Yusuf’un uğrunda âma olmasıdır. Aşk en sevgiliye duyulan özlemi, sevgiliye olan bağlılığı, tutkuyu, özlemi, hazzı derece derece artırarak sevgiliye kavuşmanın hayaliyle yaşamaktır. Evet, benimde aşktan anladığım bunun gibi şeyler ve daha buraya yazamayıp da hayatımda uyguladığım bir çok şey de dahil…
Siz aşk dediğinizde ne anlıyorsunuz bilmiyorum ama, bugün birbirine aşık olan insanların aşktan ne anladığı apaçık ortada. Aşk dediğimiz şey bu zamanlarda nefsani duygulardan öteye gitmiyor maalesef. İskender Pala’nın şu sözü çok hoşuma gider. ‘’Sevgiliye hiç dokunmamak ve kalbini kalplerin gerçek sahibi olan Allah’a  teslim edip aşkı öylece tatmak.’’ Bu söz ne kadar da güzel bir şekilde anlatıyor her şeyi. Peki şimdi kaçımız böyleyiz, kaçımız gerçek aşkın peşindeyiz.
Kaçımız sevdiğimize dokunmadan, kalbimizi kalplerin gerçek sahibi olan Allah’a teslim edip aşkı öyle tadıyoruz acaba. Gözyaşlarımız ne için akıyor, niçin acı çekiyoruz, diye dönüp hiç sorduk mu kendimize?
Zamanla biten o aşk dediğimiz yalan olan sevgilerin bitmesinin sebebini hiç kendimize sorduk mu?

Sormaya başlarsınız iyi olur bence …. Selametle.

26 Nisan 2014 Cumartesi

Bir Sormak Lazım Kendimize

Biraz solmak lazım …biraz yıpranmak ,biraz nefessiz kalmak…biraz terlemek ,biraz sürünmek yollarda …!neden biliyor musun arkadaşım!? Çünkü hiçbir şey kolay değil .yaşamak bile kolay değil artık.emeksiz yemeğe alışmışız ya, ''ver yiyeyim, ört yatayım’ hesabı yaşıyoruz . Nerede bu yoğurdun bolluğu ?!ben kendime de soruyorum sizinle birlikte. Yok kardeşim: nefsini zorlamadan, alttan almadan, hoşgörü beklemek yok.
Enaniyetini yok etmeden, benliğini köreltmeden yok, olmuyor işte kazanamazsın Allah rızasını. Ben diyemez. Her işimizde böyle olmuş.az çalışayım ama sınavı kazanayım diyoruz.kendimi sıkmayayım ,nefsimin istekleri de olsun ama Allah rızasını kazanalım istiyoruz. Ailem hep beninle ilgilensin, sevdiklerim benim istediklerimi yapsın istiyoruz. Ya da ben neler yaptım, karşımdaki neden aynısını yapmıyor diyoruz. Özellikle ahiret dünyası için konuşuyorum. Bu dünya emeği yeme tarlası değil arkadaşım. Bize hep uzak gelse de aklımıza getirmesek de bir hesap günü var. Ve kendimizi frenlemediğimiz, enaniyetimizi kırmadığımız sürece hayatımızın hesabını veremeyecek ve Allah rızasını kazanamayacağız. Bunun için dişi biraz sıkmak lazım, biraz başının dönmesi lazım. Dönüp kendimize bir sormamız lazım. 
Zeynep Kekillioğlu

24 Nisan 2014 Perşembe

İbretlik hikaye

Aşağıdaki ibretlik hikâyeyi Ahmet Güleç hocamız gönderdi (12 Temmuz 2010 Pazartesi 06:53).
Aynen alıntılıyorum:
Vaktiyle Bursa' da bir Müslüman, eski adı "Yahudilik Yolağzı", bugünkü adı Arap Şükrü olan muhitte çeşme yaptırmış ve başına bir kitabe eklemiş:
"Her kula helâl, Müslüman'a haram!.."
Bursa başkent, tabii Osmanlı karışmış, bu nasıl fitnedir diye...
Gitmişler kadıya şikâyete, adam yakalanıp yaka-paça huzûra getirilmiş. "Bu nasıl fitnedir, dîni İslâm, ahâlisi Müslüman olan koca devlette sen kalk, hayrattır, sebildir diye çeşme yap, ama suyunu Müslüman'a yasakla!.. Olacak iş midir, nedir sebebi, aklını mı yitirdin?.." diye çıkışmışlar adama. Adam:
- "Müsaade buyurun, sebebi vardır, lâkin ispat ister, delil şarttır..."dedikçe kadı kızmış:
- "Ne delili, ne ispatı?.. Sen fitne çıkardın, Müslüman ahâlinin huzurunu kaçırdın, katlin vâciptir!" demiş. Demiş ama, bir yandan da merak edermiş:
- "Nedir gerekçen?.." diye sormuş. Adam:
- "Bir tek Sultan'a derim..." diye cevap verince, ortalık yine karışmış. Söz Sultan'a gitmiş, adam yaka paça saraya götürülmüş... Padişah da sinirlenmiş ama, diğer yandan o da meraklanırmış:
- "De bakalım ne diyeceksen. Bu nasıl iştir ki, hem çeşmeyi yaparsın,hem de her kula helâl,Müslüman'a haram yazarsın?.." Adam, başı önünde konuşur:
- "Delilim vardır, lâkin ispat ister."
- "Ya dediğin gibi sağlam değilse delilin?.."
- "O zaman boynum, hükme kıldan incedir Sultânım..."
- "Eeee?!.."-
"Sultânım, herhangi bir havradan (sinagog) rasgele bir hahamı izahsız yaka-paça tutuklayın, bir hafta tutun. Bakın neler olacak..." Dediği yapılmış adamın. Bütün azınlıklar bir olmuş, başlarında Mûsevîler, "ne oluyor, bu ne zulüm?.. Bizim din adamımıza biz kefiliz, ne gerekirse söyleyin yapalım, o masumdur, gerekirse kefalet ödeyelim..." Çevre ülkelerden bile elçiler gelmiş, elçiler mektup üstüne mektup getirmiş... Bir hafta dolunca, adam:
- "Sultanım, artık bırakmak zamanıdır" demiş. Haham bırakılmış, azınlıklar mutlu, bu sefer Sultan'a teşekkürler, hediyeler... Az zaman geçmiş ki, adam:
- "Aynı işi herhangi bir kiliseden herhangi bir papaz için yaptırınız Sultanım" demiş. Aynı şekilde bir papaz derdest edilip yaka-paça alınmış Pazar ayininden ve aynı tepkiler artarak devam etmiş. Haftası dolunca da serbest bırakılmış. Mutluluk ve sevinç gösterileri daha bir fazlalaşmış, teşekkürler, şükranlar... Levantenler din adamlarına kavuşmanın mutluluğuyla daha bir sarılmışlar birbirlerine... Sultan:
- "Bitti mi?.." demiş adama.
- "Sultânım son bir iş kaldı, sonra hüküm zamanıdır izninizle" demiş.
- "Şimdi nedir isteğin?.."
- "Efendim, pâyitahtımız Bursa'nın en sevilen, en sözü dinlenilen, itimat edilen âlimini alınız minberinden..." Adamın dediğini yapmışlar, Ulucâmi imamını Cuma hutbesinin ortasında almışlar, yaka-paça götürmüşler...Ve ne olmuş bilin bakalım?.. Bir ALLAH'ın kulu çıkıp da, "ne oluyor, siz ne yapıyorsunuz?.. Hiç olmazsa vaazı bitene kadar bekleseydiniz", gibi tek bir kelâm etmemiş, imamın peşinden giden, arayan-soran olmamış... Geçmiş bir hafta, "Nerde imam" diye gelen-giden yok!.. Aptal ve cahil bir imam tayin edilmiş yerine, ne konuştuğunu kendi kulağı duymayan tam yobaz cinsinden biri... Halk hâlinden memnun, başlamış bir dedikodu, o geçen hafta derdest edilen koca âlim için:
- "Biz de onu adam bilmiş, hoca bellemiştik..."
- "Kim bilir ne halt etti de tevkif edildi!.."
- "Vah vaah!.. Acırım arkasında kıldığım namazlara..."
- "Sorma, sorma..."
Padişah, kadı ve adam izliyorlarmış olup-bitenleri. Sonunda Padişah çeşmeyi yaptırana sormuş:
- "Eee, ne olacak şimdi?.. Adam:
- "Bırakma zamanıdır. Bir de özür dileyip helâllik almak lâzımdır hocadan." "Haklısın" demiş padişah, denilenin yapılması için emir buyurmuş ve adama dönmüş. Adam başı önünde konuşmuş:
- "Ey büyük Sultânım, siz irade buyurunuz lütfen, böyle Müslümanlara su helâl edilir mi?.."
Sultan acı acı tebessüm etmiş:
- "Hava bile haram, hava bile!.." demiş...

Rasim Özdenören

Yeni Şafak

2 Nisan 2014 Çarşamba

İç Sıkıntısı - Ahmet Haşim

Sekiz saattir şimendiferdeyim.
Tren boş ve neşesiz.
İçim sıkılıyor.
Yolun iki tarafında memleketler, kıt’alar akıp gidiyor, fakat göz için yeni hiçbir şey yok. Beş dakikada bir pencere değiştiriyorum: Aynı ağaçlar, aynı yollar, aynı dereler, uzun bir baş ağrısı gibi yolun iki tarafında tekrarlanıp duruyor.
Rabbim! Şu manzara dedikleri ne müz’iç bir şeymiş!
Elimde büyük bir şairin harikulâde kitabı var. Trenin anlatılmaz can sıkıntısını gidermek için kitabın büyülü nesrini mi okumalı, yoksa şu pencerelerin dışında binbir renkle kaynaşan fakat bir türlü değişmesini bilmeyen hayatın dümdüz şeridini mi seyretmekte devam etmeli?
İşte halledilecek küçük bir mesele:
Gerçi hayat, kitaba sığmayacak kadar geniştir; fakat tekerrrürlerle doludur. Kitap, tabiatta en büyük olan şeyin yani insanın en güzel balını taşımak itibariyle tabiatın genişliğini haiz olmaya muhtaç olmaksızın ona üstündür. Tabiatta insanın en büyük şey olduğuna şüphe etmemeli. Zira en karanlık bir Afrika’nın en kuzgunî bir vahşisi bile, en âkil bir fil, en müdebbir[1] bir karınca ve en kâmil bir baubap ağacına zekâca bir milyon kere faiktir.
İnsan zekâsı, tabiatın içinde değil; tabiatın yanında, ayrı bir kuvvettir. Tabiatı beğenmediği için değil midir ki insan zekâsı; şiiri, mimariyi, musikiyi, raksı ve onların yanında, büyük küçük şu bir sürü hayat san’atlarını yaratmıştır? Hayatımıza tat veren derin zevklerin hakiki yaratıcısı olan insan zekâsının halis bir mahsulü olduğu için kitap, tabiattan büsbütün ayrı, ondan daha lezzetli ve ondan daha dinlendiricidir.
Kitabımı okuyorum.
Ahmet HAŞİM

Frankfurt Seyahatnamesi (Gezi notları,1933)

26 Mart 2014 Çarşamba

Seversen Anlarsın

Önce bulutlara ve güneşe bakacaksın, sonra yalnızlığa düşen gölgelere ve tertemiz atmosfere…       
Gözlerin ve düşüncelerinle mutluluğu hayal ederek şekilleneceksin. Bitip tükenmeyecek aşklar arayacaksın çaresizce. Her kaybedişin ardından, yeniden saklansan da yalnızlıkların arkasına, bir türlü düşüncelerinden vazgeçemeyeceksin. Gözlerin hep birinin yolunu bekleyecek ama hiçbir zaman o biri gelmeyecek. Sonra durup durup kendini suçlayacak, bütün hataları kendinde bulacaksın. Gözyaşlarının bir değeri olmayacak belki de, belki de kimse derdini anlamayacak, hiç kimse yaralarını saramayacak…
                


Ne yapacağım, ne yapmalıyım diye günlerce düşüneceksin ama ne yapman gerektiğini bir türlü bulamayacaksın. Her zaman birilerine akıl danışacak ama kimsenin aklı, senin düşüncelerini değiştirmeni sağlamayacak. Yalnız kalmak isteyeceksin, tek başına bir yerlere kapanıp bir an önce yatıp uyuyarak her şeyi unutmak isteyeceksin ama gözüne bir gram uyku girmeyecek. Sırt üstü durup, yattığın yerden gözünü boş tavana dikip, yaşadığın veya yaşayacağın güzel günleri kurgulayacaksın zihninde.
Bazen aptalca sırıtacak, bazen de gözyaşlarını tutamayacaksın. Belki de bir aşk şarkısı çalacaksın daha güzel hayaller kurmak için. Sonra yattığın yerden doğrulup sana verdiği hediyelere bakacak, sana yazdığı yazıları okuyacaksın, beraber geçirdiğiniz güzel günlerin resimlerine bakacaksın. Gözlerin hafif hafif buğulanmaya başlayacak, gözbebeklerin büyüyecek, göz çukurlarında damlalar birikip akmaya başlayacak. O damlalar birer birer dökülürken gözlerinden, sen aklından her zaman bir tek kendinin üzüldüğünü, acı çektiğini düşünecek ve onun da acı çektiğine inanmak istemeyeceksin. Belki bütün olanlara isyan edecek, kendi kendine kızacaksın. Belki de hata yaptığını düşünüp ‘’ özür dilerim’’ diye bir mesaj bırakacaksın ama mesajlarının hiçbir zaman cevabı gelmeyecek. Yaptığın hiçbir şey fayda vermeyecek. Bu yüzden ağzından hiç çıkmamış sözler söyleyeceksin, sinirinden ağlayacaksın. Bir süre sonra onu unutmak için zihnini başka şeylerle meşgul etmeye çalışacaksın ama aslında zihninin ondan başka bir şeyle meşgul olamayacağını anlayacaksın. Onunla son kez konuşmak için kendi kendince karar verip yola çıkacaksın, her gün geçtiği yolda durup gelmesini bekleyeceksin. 


Gözlerin artık uzakları net görmeye başlayacak, belki birkaç kilometre uzağı bile göreceksin. Onun geldiğini gördüğün zaman kalbin hızla çarpmaya başlayacak, attığı her adım kalbinde bir sarsıntıya yol açacak. Sonra yavaşça arkasından yaklaşıp ‘’ merhaba’’ diyeceksin ama o belki sana olan kızgınlığından ya da hiç bilmediğin bir sebepten dönüp bakmayacak yüzüne. Sadece mırıldanarak ‘’ niye geldin?’’ diye soracak. Sen ise kendini anlatmaya çalışacak, ‘’hata yaptıysam affet ne olur.’’ diye dil dökeceksin. Fakat o tek bir kelime dahi etmeden yürüyecek ve yanından uzaklaşacak. Arkasına bile dönüp bakmadan hızlı hızlı adımlarla ilerleyecek sen ise arkasından uzun uzun bakacaksın gözden kaybolana dek. Sonra sende yavaş yavaş ve düşünceli adımlarla oradan ayrılacaksın. Belki gözlerin dolacak belki de hiç üzülemeyeceksin. Belki yıllar sonra kader tekrar sizi buluşturacak belki de yıllar sonra başka birinin elini tutarken göreceksin. Ama her ne olursa olsun belki mutlu olduğu için sevinecek belki de seninle olmadığı için acı çekeceksin. Ve yıllar sonra bunları hiç yaşamayan bir dostun ‘’ neden bu kadar acı çekiyorsun’’ diye sorduğunda kendini biraz toparlayıp, kısacık bir iç çekişten sonra dilinden bir tek cümle dökülecek. ‘’ Gerçekten seversen anlarsın.’’ Diyebileceksin ‘’SEVERSEN ANLARSIN’’ …..


11 Mart 2014 Salı

Cemil Meriç'ten Alıntılar




Ülkemize göz dikenler anlaşmazlık içindeydiler. Bazıları topraklarımızı ele geçirmek istiyordu, bazıları bizi sömürerek sanayi ve ticaretlerini geliştirmek. Birinciler gizli niyetini şairane sözlerle maskeliyorlardı: acı çeken insanlığı rahata kavuşturacak, din kardeşlerini kurtaracak, ezilen kavimlerin zincirlerini kıracaklardı. Bu kutsal emeller uğrunda ülkemize gireceklerdi. İkinciler, olmaz! Diyorlardı, olmaz ve olmamalıdır! Osmanlı ülkesinin bütünlüğü Avrupa’nın dengesi için şarttır. Aynı ikiyüzlülük. İzleyeceğimiz politika meydandaydı. Bazı devletlerin saldırı gücüne karşı ötekilerin müdafaa gücünü kullanacaktık. (34)

Kendi milletinin kültürünü, medeniyetini, marifetini inkâr veya istihkar eden, milliyetinden sâkıt olur. Onun adına konuşmak hakkını kaybeder. (63)

İki yol var insanlık için: Kendi kendini imha veya gerçekten insanlaşmak. İnsanlık tek merkeze yönelen bir tür, öteki türler gibi dağılıcı değil. Bu biricik düşünen türün sonu, çözülüş olamaz. Mekân ve zamanı aşacak insan. Bu kanatlanış, birleşmenin, birlikte düşünmenin eseri olacak. (106)

Türk insanının en büyük noksanı siyasî düşünceye gözlerini kapamış olmasıdır. bütünü bilmediğimizden ya sloganlara esir olduk, ya ideolojilere köle. Siyasî düşünce çağdaş insanın yolunu aydınlatacak en emin projektördür.
Çağdaş Avrupa bu hakikatı çok iyi anladığından mekteplere siyasî edebiyatı ders olarak koymuş bulunuyor. (164)
SOSYOLOJİ NOTLARI VE KONFERANSLAR’DAN

Tabiatın büyük kuvvetleri karşısında kendini yalnız zekâsıyla silâhlı bulan insanoğlu, tabiattaki kuvvetleri sabırla incelemiş, gökkubbede kendi büyüklüğünü ve küçüklüğünü seyretmiştir. (30)

İnsan bazı bahislerde sağdır, bazılarında sol. Bu itibarla bu kelimeleri aşmak lâzım. İleri-geri ise çok daha kaypak kelimelerdir. (44)

Her yerde var olan hiçbir yerde yoktur. (80)

Fikir, Aşil’in kılıcı gibidir; kendi açtığı yarayı kendi tedavi eder. (89)

Her Türk aydını, mutlaka çağımızın kaderini tayin eden sosyalizmi, tarihî gelişmesini, Batı’nın ekonomik-sosyal tarihini bilmek mecburiyetindedir. (108)

Politika cemiyet hâlinde yaşayan insanların mümkün olduğu kadar birbirlerine az zarar vererek yaşamalarını temin eder. Bir çoban, bir yönetici ilmidir. (114)

Müslüman ülkelerde kapitalizmin kurulamayışının Müslümanlık’la hiçbir ilgisi yoktur. İslâmiyet’te kapitalistik sektör kurulmuş, fakat sonradan kapitalizme geçilmemiştir.
Çünkü Avrupa bizden önce davranmış ve kendi dışında kalan ülkeleri Pazar yapmıştır. (170)

Solla sa
ğ bir bütündür, solu tayin eden sağdır, sağı tayin eden soldur. Biz hakikatların sadece bir tarafını görmeye mahkûm edilmişizdir. Oysa yalnız bir tarafını görmek, hiçbir şeyi görmemektir. (195)

Bir milleti yok etmenin en kestirme yolu inançlarını yok etmektir. (279)


4 Mart 2014 Salı

Keşke Demeden Önce Dinler Misin Vicdanının Sesini?


Aslında pek de umut etmiyordum bu olanlardan, sadece arkamı dönüp gitmek istiyordum. Çaresizlik elimi tutarken bile, bir çare arıyordum zihnimin karanlık köşelerinde. Kayboluyordum kimi zaman kendimde, anlamsız ve gereksiz şeylerle uğraşmaktan. Beni hayata bağlayan tek ümidimi kaybetmemek için her gün çırpınıyordum. Savaşıyordum kendimle, aradığımı bulmak için çırpınıyordum. Kimi zaman ne aradığımı dahi bilmiyordum, bazen sadece kaybolan zamanlarımı geri istiyor ve ah! Keşke dediğim zamanlar oluyordu.
Başarmak için kesin kararlı mıydım? Onu da tam olarak bilmiyordum. Hep  geleceğe dair bir umut saklıyordum içimde. Bunca insana, bunca sözlere ve eleştirilere rağmen hep bir umutla zorluklara sırt gelmeye çalışıyordum kendi çabalarımla. Yıkılıyordum, düşüyordum ama yılmadan devam etmem gerektiğini birileri kulağıma usulca fısıldıyordu. Her fısıldamadan sonra ‘’kalk diyordum, kalk gayret et, yılma’’ diye kendimi tembihliyordum. Ve insanlarla yüzleştikçe, zihnimin karanlık köşelerinde kalmış ve o hiç dışarıya vurmadığım korkularım birer birer gün yüzüne çıkıyordu. Evet, her zaman bir şeyler saklıyordum içimde. Bu kimi zaman korkularım oluyordu, kimi zaman umutlarım... Onları hiçbir zaman açığa vuramıyor, hatta yazıya bile dökemiyordum. Onları sadece düşüncelerimde saklıyor ve düşüncelerimde yön veriyordum. Fırsat bulduğum her dakika kendimi dinliyor ve bütün olanlara bir anlam vermeye çalışıyordum. 



Zorluklara katlanmanın ne demek olduğunu yakın bir zamanda hissetti yüreğim. Onca korkuyla bir anda yüzleşmenin ne demek olduğunu acı bir şekilde tattım. Hani her insan bir gün umutsuzluğa düşer de kendi başına kalmak ister ya. Ben ömrüm boyunca hep kendi başıma kaldım ya da böyle olmasını istedim. İnsanlardan uzak, kendime yakın yaşadım. Sonra fark ettim ki insanlardan uzak kalmam, onlar kadar kötü olmamı engellemiş. Sadece bana ait düşünceler vicdanımın bir eseri, sesi olmuştu. Ve vicdanımın sesi iyiliği emretmişti. Belki de vicdanımın sesiydi insanlardan uzaklaşıp kendimi dinlememi isteyen, belki de korkularımdan kaçıştı, bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey varsa o da yalnızlığın beni olgunlaştırdığı ve vicdanlı bir insan yaptığıdır. Siz, siz olun vicdanınızın sesinden başka bir sesi dinlemeyin.
Selam ve dua ile…


Ahmet Culum ''Kitabdar''