25 Eylül 2013 Çarşamba

Dandini Dandini Dastana (Gerçek Ninni)

Zaman zaman bilmediğimiz hatta hakkında bilgi sahibi olmadığımız bir takım kulaktan dolma şiirler, hikayelerin, ninnilerin ve daha bir çok anlamsız bilgilerin esiri oluyoruz. Ayrıca bunları bilmeden ister istemez çocuklarımıza aşıladığımızın farkına bile varmıyoruz. Senelerce çocuklarımızı uyutmak için söylediğimiz ''Dandini Dandini Dastana'' ninnisini gelin genişletilmiş halini okuyalım ve görelim...

Ninni Yavrum bebeğime

Kirler dolar göbeğine
Dandini vurma erkeğime
DANDİNİ DANDİNİ DASTANA


Çıplak uzanmış Dasdana
Kız gelmiş anadan doğma
Yatacakları sırada
DANALAR GİRMİŞ BOSTANA


Dasdana'da bu hırs varken
Bostanda kızla yatarken
Bağırmış babası birden
''KOV BOSTANCI DANAYI''


Dasdana kızmış köpürmüş
Gitmiş Hartug'u öldürmüş
Danayı kovarken gülmüş :
''YEMESİN LAHANAYI''


Tutunamayanlar kitabında anlatıldığına göre bugün çocuklarımıza söylediğimiz bu ninninin kısaltılmış hali aslında müstehcen bir hikayeye dayanıyor.
Hikayeye göre dandini ve dastana kardeşlerdir. Sürekli şehvet peşinde koşan bu kardeşlerin hikayesinden yola çıkılarak yazılan bu ninnilerle aslında bilmeden çocuklarımızın bilinç altına bu şehvetli hisleri yansıttığımızın varkında mıyız acaba ?
Dikkat edelim çocuklarımıza bilip bilmediğimiz ninnileri okumayalım.
HİKAYENİN DEVAMINI MERAK EDENLER ;
Oğuz Atay - Tutunamayanlar Kitabından Sayfa 169'dan 174'e kadar okuyabilirler.



12 Mart 2013 Salı

Bir Mağara Düşün Dostum

Bir mağara düşün dostum. Girişi boydan boya gün ışığına açık bir yeraltı mağarası. İnsanlar düşün bu mağarada. Çocukluktan beri zincire vurulmuş hepsi; ne yerlerinden kıpırdamaları, ne başlarını çevirmeleri kabil, yalnız karşılarını görüyorlar. Arkalarından bir ışık geliyor.. Uzaktan, tepede yakılan bir ateşten. Ateşle aralarında bir yol var, yol boyunca alçak bir duvar. Gözbağcıları seyircilerden ayıran setleri bilirsin, üzerlerinde kuklaları sergilerler, öyle bir duvar işte... Ve insanlar düşün, ellerinde eşyalar: Tahtadan taştan insan veya hayvan heykelcikleri, boy boy, biçim biçim. Bu insanlar duvar boyunca yürümektedirler, kimi konuşarak, kimi susarak. Garip bir tablo diyeceksin, hele esirler daha da garip. Doğru.. O esirler ki ömür boyu başlarını çeviremeyecek, kendilerini de, arkadaşlarını da, arkalarından geçen nesneleri de duvara vuran gölgelerinden izleyecekler. Şimdi de mağarada seslerin yankılandığını düşün.. Dışarıdan biri konuştu mu, esirler gölgelerin konuştuğunu sanır, öyle değil mi? Kısaca onlar için tek gerçek var: Gölgeler.

Tutalım ki zincirlerini çözdük esirlerin, onları vehimlerinden kurtardık. Ne olurdu dersin, anlatayım. Ayağa kalkmağa, başını cevirmeğe, yürümeğe ve ışığa bakmağa zorlanan esir, bunları yaparken acı duyardı. Gözleri kamaşır, gölgelerini görmeğe alıştığı cisimleri tanıyamazdı. Biri, ona: "Ömür boyu gördüklerin hayaldi. Şimdi gerçekle karşı karşıyasın" diyecek olsa,  sonrada eşyaları bir bir gösterse,"bunlar nedir" diyecek olsa,  şaşırıp kalır, mağarada gördüklerini, şimdi gösterilenlerden çok daha gerçek sanırdı.

Bir de düşün ki tutsağı mağaradan çıkarıp dik bir patikada güneşin aydınlattığı bölgelere sürükledik. Bağırdı, yanıp yakıldı, öfkelendi... Kulak asmadık. Gün ışığına yaklaştıkça gözleri daha çok kamaştı. Hiçbirini seçemez oldu gerçek nesnelerin. Sonra, yavaş yavaş alıştı aydınlığa. Önce gölgeleri fark etti, arkasından insanların ve cisimlerin suya vuran akislerini. Akşam olunca göğe çevirdi bakışlarını, ayı gördü, yıldızları gördü. Zamanla güneşin suya vuran akislerine bakabildi. Nihayet gökteki güneşe çevirdi gözlerini. Ve düşünmeğe başladı. Ona öyle geldi ki mevsimleri de, yılları da güneş yaratıyor, görünen dünyanın yöneticisi o. Esirlerin mağarada gördükleri ne varsa onun eseri. Ve eski günlerini hatırladı. Ne kadar yanlış anlamışlardı bilgeliği. Mutluydu şimdi, mağarada kalan arkadaşlarına acıyordu. Eski hayatına, eski vehimlerine dönmemek için her çileye katlanabilirdi.

Adamın mağaraya döndüğünü tasavvur et. Karanlığa kolay kolay alışabilir mi? Dostlarına hakikati söylese dinlerler mi onu? Ağzını açar açmaz alay ederler: "Sen
dışarıda gözlerini kaybetmişsin arkadaş. Saçmalıyorsun. Biz yerimizden çok memnunuz. Bizi dışarı çıkmağa zorlayacakların vay haline. "İşte böyle aziz dostum. Sana anlattığım hikaye kendi halimizin tasviridir. Yeraltındaki mağara: Görünürler dünyası. Yücelere çıkan tutsak, meseller (idea'lar) alemine yükselen ruh...

Eflatun Çeviri, Cemil Meriç


9 Mart 2013 Cumartesi

Şimdi-Peyami Safa


Mühim işlerimizi tehir etmeyi severiz. Bazılarımızda bu, tembellikten ve ihmalden ziyade, mükemmeliyet aşkıdır. O işi ehemmiyeti nisbetinde muhtaç olduğu geniş zamana, huzura bırakırız. Benim de böyle yıllardan beri gününü bekleyen projelerim var. O gün nasıl gündür? Evvelâ çok uzundur, yirmi dört saat değil, yirmi dört yıl sürecek gibi gelir: sonra alelade günlerin bütün alakalarından uzaktır; o gün hiçbir işim olmayacaktır. Telefon çalmayacaktır, kapı vurulmayacaktır, otomobil kornası ve ayak sesi duyulmayacaktır; o gün hafızamı bir diksiyoner gibi kullanabileceğim, istediğim sayfayı açacağım, dilediğim hatırayı dümdüz, ter temiz ve durdurabileceğim, muayene edebileceğim, geri geri gönderebileceğim, tekrar çağırabileceğim. Bir siyah tahta önünde tebeşire hâkim olan sağ eli ve silgiye hâkim olan sol elin rahatlığı ile fikirlerimi çizeceğim, sileceğim, yeniden yazıp bozacağım ve aradığım mükemmeliyete doğru, gayeme müdahale edebilecek harici ve deruni hiçbir yabancı ilişiğe rastlamadan ilerleyeceğim, işimi yapacağım.
Bu masum iştiyakla en güzel tasavvurlarımın icrasını tehir ettiğim çok olmuştur. Yarını bugünden daima daha müsait farz etmekten doğan bu masumiyetin cezası o işin asla yapılamamasıdır.
Yaşadıkça anlarız ki, o gün gelmez. Her gün muhtevası itibarile değil, mücadelesinin şartı itibarile başka herhangi bir günden farksızdır; kısadır, maddi alakalarla doludur, beş duygumuzdan şuurumuzun ta dibine kadar başımız, düşünmek istediği mevzuun dışında sayısız tesirlerle karşılaşır, dışarıdan ve içeriden hiç ummadığı intibaların ve hatıraların kastine, baskınına ve taarruzuna hedeftir, çünkü hayat bütün bu tesirlerin manzumesidir. Aradığımız huzur ve sükun, ancak bizim olmadığımız yerde, yoklukta vardır.
Yaşadıkça anlarız ki ne yapmak istiyorsak, ne yapabileceksek şimdi başlamalıyız. Ancak şimdiye hâkimiz. Hayat birbirinin peşi sıra geçen şimdilerin yekûnudur. Her kaybolan şimdi bir daha gelmemek üzere geçip gitmiştir ve şimdiyi anlamayan hayatı anlamaz. “şimdilik durmak” değil, “şimdiden başlamak.”
Şimdiye hürmet edelim. Şimdi ne yapıyorsunuz, ne ile meşgulsünüz? Bütün imkânlar buradadır. Muhakkak olan şey yalnız bu şimdiden ibaret. Projelerimizi geciktirmeyelim, şu an bizim midir? Boş muyuz? Şimdi başlayalım. Yarının şimdileri bu anın şimdisi kadar muhakkak değildir.
Kendi kendine: “Bu dünyada yapılacak çok şey var, acele et!” diyen Beethoven gibi bu dünyada az çok bir şey yapmış olabilenlerin hepsi şimdiyi keşfetmiş insanlardır. Anın kıymetini bildiler. Zaman denilen şeyin yalnız şimdiden ibaret olduğunu anlamışa benziyorlar.
Her şey ancak şimdi mümkündür. Biraz sonra şüpheli, daha sonra çok şüpheli. İşlerimizin en mühimini şimdiye en yakın plana alalım. En mühim işimiz olan nefes almayı tehir etmediğimiz ve şimdi yaptığımız gibi. Yemek ve su biraz daha geciktirilebilir, çünkü daha az mühimdir. Biz ise işlerimizi ehemmiyeti nisbetinde geciktirmeyi severiz: Daha iyi, daha mükemmel yapabilmek için, saadetimizi bile geciktirir, ümidi hazza tercih ederiz.
Bütün iktidarsızlıklar, irade hastalıkları, tembellikler, vehimler, tereddütler, savsaklama illetleri, şimdinin kıymetini bilmemekten gelir. Fanilik şuurunun eksikliğidir. Günlerin tükenmeyeceği zannından doğan aldanıştır.
Canı tez, velût, çalışkan ve yaratıcı adam, şimdinin içindeki imkânları kaçırmak istemeyendir. Çünkü bu imkânlar kaçar, çünkü bu imkânlar birbirine benzemez, çünkü bu imkânlar fırsatlardır, çünkü fırsat kaçar ve geri gelmez.
Her şimdinin içinde bir fırsat gizlidir. Boşuna geçen şimdiler kaçırılmış fırsatlardır. Her gece kendi kendimize soralım: “Kim bilir bu gün kaç şimdi kaybettim?”
Kahvelerde her gün sayısız şimdiler kayboluyor.
Bir garp mütefekkiri, insanı boş vakitlerinden tanıyordu. İnsan cidden boş vakitlerinde hüviyetini ve talini bulur. Boş vakitlerimiz baştanbaşa bize ait şimdilerle doludur. Her birinin içindeki imkân hazinesi içinde bahtımızdan parçalar, parçalar vardır.
Fakat bazı canı çok tez adamlar şimdiyi hırpalarlar. Öteki şimdilere bölünmesi lazım gelen bir işi hep bir şimdiye yüklerler. Geciktirmek kadar bu da şimdiye hürmetsizliktir. Tereddütün felce uğrattığı adamla aklına esenin, ilcasının esiri olan adamda farksızdır: biri şimdiyi geciktiriyor, öbürü şimdiyi aceleye sokuyor. Şimdinin anını iyi tayin etmek de şarttır: önünüzden hızla geçen lastik topu yakalamak için kollarınızı bir lahza evvel veya sonra uzattığınız takdirde alacağınız netice bir olduğu gibi.
Her işin kendine göre bir şimdisi vardır. O şimdiyi iyi sezdiğimiz an “şimdi sırası” diyeceğiz, fakat o ideal şimdiyi bulabilmek için ondan evvelki şimdilerin hepsini yoklamalıyız. Her anımızın imkânları ve verimleri üstünde hassas olmak!
Peyami Safa         Yedigün, 1936

7 Mart 2013 Perşembe

Aşk-İskender Pala

"Aşk dıştan bakıldığında bir deliliktir;ama içine girildiğinde akla ihtiyaç göstermez olur. İnsan aklı nötr bir varlık veya bir sıvı gibidir. İçine konulduğu kabın şeklini alır. Aşk ise gönülde hissedilir. Bu bakımdan âşığın aklı, gönlünün emrine verilmiş sayılır. Akıl ile gönül,insanın birbiriyle çatışan değil,belki birbirleriyle bütünleşen iki soyut özelliğidir. Çünkü insanın en mutlu olduğu anlar,aklın gönül içinde eridiği;yani aşka kendini teslim ettiği anlardır. Aklın gönle teslimiyetini aşk olarak tanımladığımıza göre insanın soyut varlığını aşktan ibaret görebiliriz. Zaten insanlığımızı ölçen mihenk taşı,aklımızı değil gönlümüzü baz alır. Nitekim kişioğlunun erdemleri aklından değil gönlünden kaynaklanır. Gönlün biricik gıdası ise aşktır. Aşkı tatmayan yahut inkâr edenin,çevresine veya diğer yaratıklara karşı sevgi,vicdan,merhamet,saygı,hoşgörü vb. erdemlerinden bahsedilemez. Bu uslamlama bize,insanın erişebileceği nihaî noktanın aşk olduğunu gösterir ki,onun da en olgun şekli mecnunluk yani çılgınlıktır. Öyle ya aklı olmayanın ne derdi vardır ki?!.. Çevremize bakalım,delilerden başka mutlu insan görebiliyor muyuz?!.."

-İskender Pala

9 Ocak 2013 Çarşamba

Kelimenin Hayatı-Ahmet Haşim



Kelimenin Hayatı / Ahmet Haşim
Hiçbir şey lisan kadar bir ağaca müşabih (benzer) değildir. Lisanlar-tıpkı ağaçlar gibi- mevsim mevsim rengini kaybeden ölü yapraklarını dökerler ve tazelerini açarlar. Lisanın yaprakları kelimelerdir. Edebi bir metni okurken, daha dün o kadar zinde bir manası olan “melek” kelimesinin, bugün tamamen hayatiyeti tükenmiş, renksiz ve şekilsiz bir laf haline geldiğini hissettim. Bu kelime, şimdi Türkçede soğuk bir raşeden başka bir şey değildir.
Melek nedir?
Edebiyattaki manasına göre, melek; bir kadındır ki, gözleri mavi, saçları sarı ve beyaz entarisinin etekleri uzundur. Hıristiyan sanatında melek lepiska saçları topuklarına kadar uzanan, büyük güvercin kanatlı, mahcup bir genç kız suretinde temsil edilir ve daima elinde sur nev’inden uzun bir musiki aleti olduğu halde, gökte beyaz bulut yığınlarının kenarından tebessüm ettirilir. Bu verem çehreli maverai güzelin enmuzeci kadın kıyafetinin son inkılabına kadar devam edebilmiştir. Fakat kadın saçları, berber makasıyla kesilip, eteklerin yarısı da terki nefs ile uçarak dizleri çıplak bıraktığı günden sonra melek birden, mazinin silik şekilleri arasına düşmüştür. Şeytani bir alevin temasıyla taraf taraf ateş kırmızılığına boyanan muasır kadın çehresi yanında, uzun sarı saçlı ve mavi gözlü “melek” şimdi aptal bir halayık çehresinden daha fazla cazip değil.


6 Ocak 2013 Pazar

Düşüncelerimiz ve Not tutmak


İşin içinden çıkamayacak bir durum yok. Sabır, azim ve gayretle her şeyin üstesinden gelebilirsiniz. Yakıp yıkmak yerine hayallerimizi, tasarlayıp inşa etmesini bilmeliyiz. Yarın çok uzak görünse de bugün şu an ve şu dakika varlığımızı ve yaşadığımızı unutmamalıyız. Eğer bugünün değerini bilmezsek yarının değerini asla anlayamayız eğer şu boş vakitleri değerlendirmezsek bir daha boş vaktimiz olmayabilir. Yaşadığımız her anı her ayrıntıyı not etmeliyiz. Geride kalanlara iyi birer örnek bırakabilmek için, maalesef yurdum insanı not tutmayı bilmiyor. Daha doğrusu eline kalem bile almak istemiyor, televizyonun, internetin, cep telefonunun esiri olmuş durumdayız. Her şeye kah kah kih koh ederek her şeyi dalgaya alarak eğlenmekten başka yaptığımız bir iş yok sanırım. Boş işler peşinden koşmayı çok seviyoruz. Tarihimizi kapalı perdeler arasında öğreniyor aynı zamanda tarihimize zevk düşmanı, sapık zihniyetliler rolünü veriyoruz. Bir padişahın kahramanlıklarını değil haremi anlatıyoruz, Batılıların o muhteşem oyunlarının esiri durumundayız. Onlar bizden korktukları için bu oyunların esiri yapıyorlar ve bizim tarihimizi öğrenmemizden korkuyorlar neden mi?
Durun anlatayım. Eğer tarihimizi öğrenirsek tekrar güç bulup yeniden dirileceğimizden korkuyorlar. Yeniden bilgimizle gücümüzle ilmimizle bu dünyaya hakim olacağımızdan korkuyorlar. Ünlü bir bilim adamı şöyle demiştir; Öğrenmemiz gereken önemli üç tarih vardır. Eski Yunan tarihi, eski Roma tarihi ve eski Türk tarihi. İşte görüyorsunuz değil mi? en önemli üç tarihten biriyiz fakat o kadar yabancıyız ki her şeye o kadar uzağız ki kültürümüze boş bilimlere, boş filmlere kafa yorup yerimizde sayıyoruz. Velhasıl dünden bize kalan ne varsa her şey hakkında bilgi edinmeliyiz. Tarihimizi kapalı perdeler arasında bırakmamalıyız. Yarına iyi şeyler bırakmak için not tutmalı yaşadıklarımızı, öğrendiklerimizi, not tutup tekrarlamalıyız. Kalem erbabı dedelerimizin, mürekkep yalayan torunları olmalıyız. vesselam...
[Ahmet CULUM] 07.01.2012

22 Kasım 2012 Perşembe

Medeniyet Değiştirmesi ve İç İnsan


             Bundan birkaç hafta evvel, gene bu sütunlarda çıkan yazımda, Tanzimat’tan beri fikir ve sanat sahalarında başlayıp da tam bir düzene koyamadığımız, hattâ vazgeçtiğimiz bazı işlerden bahsetmiş, sonunda bunların rastgele, satıhtan toplanmış misaller olduğunu, hakikatte bu devamsızlığın bütün hayatımızda hüküm sürdüğünü ve altında da bir zihniyet ve iç insan buhranının çalıştığını söylemiştim.
Bizi sadece yaptığımız işlerden değil, onların hız aldıkları prensiplerden de şüphe ettiren, mühim ve hayati meselelerimiz yerine bir şaka denebilecek kadar hafif şeylerle uğraştıran, yahut bu mühim ve hayatî meselelerin mahiyetini değiştirip bir şaka haline getiren bu buhranın sebebi, bir medeniyetten öbürüne geçmemizin getirdiği ikiliktir.
Bu ikilik, evvelâ umumî hayatta başlamış, sonra cemiyetimizi zihniyet itibariyle ikiye ayırmış, nihayet ameliyesini derinleştirerek ferd olarak da içimize yerleşmiştir.
İyiye, aydınlığa, kendimizi ve etrafımızı tam muasır bir anlayışa doğru itmesi lâzım gelen bir hareketin böyle bir netice vermesi ilk bakışta yadırganacak bir şey değildir. Fakat ne yapalım ki inkâr ettikçe bizi rahatsız edecek bir realitedir.
Zaman içinde teşekkül eden bu realitede, Tanzimat’ın işe programsız başlamasının, bilgi noksanının, sarih hedef yokluğunun, hülâsa el yordamıyla yürümenin, biraz daha evvel başlayan, fakat 1850 yıllarından sonra gittikçe kızgın bir şekil alan iktisadî çöküşün, bu çöküşün âmillerinden biri olan siyasî hâdiselerin büyük hisseleri vardır. Sebeplerin ve neticelerin birbiriyle durmadan yer değiştirdiği, birbirinin çehresini takındığı bu devirden ileride bahsedeceğim.
Saydığım sebepler olmasaydı, burada medeniyet değiştirmesi hastalığının adını vereceğim -cesaret etseydim, psikozu derdim,- vâkıa, belki hiç teşekkül etmez, yahut bu kadar keskin olmaz, yani sadece ilerlemenin safhalarına göre mahiyetleri değişen bir Yeni ile Eski’nin mücadelesi şeklinde kalır ve bu mücadelenin doğuracağı, umumî hayatı rahatsız etmiyen muvazaalı terkiblerle  --hattâ psikolojik bir zenginlik şeklinde- devam eder, giderdi.
Fakat iş tam aksine oldu. Bugün umumî hayatımızda herhangi kökten bir ameliyeyi yapabilmek için lâzım gelen şartlardan âdeta mahrum gibiyiz. Bizi değiştirecek şeylere karşı ne bir mukavemet gösterebiliyoruz, ne de ona tamamiyle teslim olabiliyoruz. Sanki varlık ve tarih cevherimizi kaybetmişiz; bir kıyamet buhranı içindeyiz. Hiç birini büyük manasında kendimize ilâve etmeden her şeyi kabul ediyor; ve her kabul ettiğimizi zihnimizin bir köşesinde adeta kilid altında saklıyoruz.
Bir medeniyet bir bütündür. Müesseseleri ve kıymet hükümleriyle beraber inkişaf eder. Onları lüzumsuz bulmaz, şüphe de etmez. Nasıl elimiz, ayağımız, kulağımız bulunduğunu düşünmeden bu uzuvlarla yaşarsak onlarla da yaşarız. Hakikî taazzuv da budur.
Umumî hayat değiştikçe, medeniyet de müesseseleriyle ve kıymetleriyle hükümleriyle değişir. Bazan bunların bir kısmını tasfiye eder. Fakat bütün bu değişiklikler insanla beraber olur. Küçük, büyük buhranlar, anlaşamamazlıklar, huzursuzluklar, sıçrayış devirlerinde ihtilâller, teknik terakkiler, keşif veya tabiî inkişaflar bu tasfiyeleri yapar. Garp’ta Ortaçağ insanı, rönesans insanı, makine sanayii devrinin insanı, bugünün insanı medeniyetiyle, müesseseleriyle beraber teşekkül etmiş şe’ni ve tarihî vâkıalardır.
Biz de eski medeniyetimiz içinde böyle idik. Selçuklular devrinde Anadolu kapılarını zorlayan insanlar, yeni vatanı benimseyen ilk kurucu nesiller, Osmanlı fâtihleri, bütün siyasî düzensizliklerine rağmen bize Itrî’nin dehasını ve Nâilî’nin dilini veren, zevkimizin o tam inkişaf ve istikrar devri onyedinci asır sonunun insanı elbette birbirlerinden çok farklıydılar.
Fakat aynı zamanda birbirlerinin devamıdırlar da. Vâni Efendi’de Zembilli Ali Efendi, Zembili Ali Efendi’de ilk İstanbul Kadısı Hızır Bey, Bursalı İsmail Hakkı’da Aziz Mahmud Hüdaî, Hüdaî’de Üftâde, Üftade’de Hacı Bayram, onda Yunus Emre, Yunus’ta Mevlânâ aynı ocağın ateşiyle devam ediyordu.

             Bütün bu insanlar ne kendilerinden, ne de bir evvelkilerinden şüphe ediyorlar, hayatı, düşünceyi, kendilerini idareden değerleri kudsî bir emanet gibi kabul ediyorlar, aralarında nesil farklarını tabiî buluyorlardı. Onlar parçalanmış bir zamanı yaşamıyorlardı. Hâl ile mâzi zihinlerinde birbirine bağlıydı. Birbirlerini zaman içinde tamamladıkları için, gelecek zamanları da, kendi düşünce ve hayatlarının muayyen olmayana düşen bir aksi gibi tasavvur ediyorlardı.
    O kadar ki onsekizinci asırda yaşayan Kul Hasan Dede, onbeşinci asırda yaşamış olan Eşrefoğlu ile, sanki aynı şehirde ve aynı tekkede imişler gibi kavga edebiliyorlar, duygu ve hayat görüşü itibariyle o kadar başka türlü olan Nedim, Fuzulî’nin bir mısrasıyla kendi sansüalitesini anlatıyor, birbiri arkasından gelen nesiller, Hallac’ın haksız yere dökülmüş kanını dava ediyordu. Hülâsa fikirler, imanlar büyük bir aile mirasının torunlarda genişlemesi gibi, aynı köklerden dalbudak salıyordu. Hayat, bir ve bütün, insanıyla beraber sürüp gidiyordu.
             Böyle olduğu için de bir yere konan taş, iki üç nesil sonra behemehal bir bina oluyor, insan zamanına girmekle kazandığı şahsiyetini etrafına kabul ettiriyordu.
             İşte Tanzimat’tan sonraki senelerde kaybettiğimiz şey bu devam ve bütünlük fikridir.
             Bunu söylerken Tanzimat’tan beri hiç bir şey yapmadık, hep yarım kaldı, demek istemiyorum. Bilâkis, büyük zaman kayıplarıyla da olsa, gene bir çok şeyler yapıldı. Nesilden nesle cemiyetimizin iç ve dış manzarası değişti. Kadınımız hayata girdi. Cemiyetimiz Garp fikirlerine ve sanatına alıştı, insanımız makineyi tanıdı, devlet Avrupalılaştı.
             Fakat bunlardan bir kısmının yeninin etrafındaki şevkten ziyade eskinin çökmesinden ileri geldiğini, oluşlarında hâdiselerin hissesinin bizim irademizden üstün bulunduğunu, hattâ asıl irade ve şuurumuza bağlı olanlarının belki de ihmal edildiğini inkâr edemeyiz. Bir neslin başladığını çok defa kendisinden sonra gelen nesil değil, belki bu neslin maruz kaldığı tarihî şartlar tamamladı. Fakat en mühimi, bu yeni kuruluşların karşısındaki iç vaziyetimizin, ne de esasından garblı kültür ve sanatı, başka türlüsü olmayan, olmaması icab eden hayat şekilleri halinde alamadık. Daima içimizden ikiye bölünmüş yaşadık. Bir kelime ile yaptığımızın çoğuna tam inanmadık. Çünkü bizim için bir başkası, başka türlüsü daima mevcuttu ve mevcuttur. İşte bizi garblıdan, eski Müslüman dedelerimizden ayıran ruh hali budur. Bugün bile yeni, hayatımıza o kadar girdiği halde, gene onu münakaşaya hazırız ve münakaşa ediyoruz da. Hele, yaptıklarımızı neticeleriyle beraber kabul etmek… buna asla yanaşmış değiliz.
             Öyle ki, o kadar rasyonel yaşadığımızı sandığımız şu yirmi yedi senenin münakaşalarını düşündükçe insanın aklına ister istemez Heine’nin anlattığı teoloji âlimi geliyor. Bu adamcağız ömrünü Allah’ın varlığını ispat için bir kitap yazmaya hasretmiş. Hakikaten de büyük bir âlim olduğu, skolastikten kalma o keskin münazara silâhına sahib olduğu için, üstüste deliller, bürhanlar toplar, onları tanzim eder, davasını ispat edermiş. Fakat kitap bir türlü yazılamamış.
             Çünkü sonuna yaklaştığı zaman, kafası tam tersine çalışmaya başlar, yıllarca büyük bir şevkle, metodla, ısrarla topladığı deliller ve bürhanlar davasının aleyhine dönermiş. Namuslu bir adam olduğu için o zaman kitabını yakar, ve bu sefer Allah’ın yokluğunu ispat için bir başka kitap yazmaya başlarmış. Fakat onu tam bitireceği zaman da hidayet tekrar içinde konuşur, inkârın sefil ve karanlık aletleri birdenbire imanın nuru ile parlarmış. Heine’nin kendini gördüğü devre kadar bu hep böyle devam etmiş!
             Bu hikâye de bizim Tanzimat’tan beri yetiştirdiğimiz nesillerin macerasını görmemek kabil mi? Belki de Heine’nin zalim zekâsı, bu zihni terazileşmeyi, Almanya’nın bizimkine benzer bir ruh hali için uydurmuştur.
             Bu bakımdan yalnız edebiyat nesillerinin hayat karşısında değişen vaziyetlerini mütalaa etmek ne kadar faydalı olur. Fakat niçin sade nesiller? Ferd olarak aldığımız zaman da aynı vâkıayı görürüz. Çünkü neslin nesle âksülmel yapması, hele sanatta çok tabiî bir şeydir. Fakat ferdin kendi içinde bölünmesi hiç de tabiî değildir.
             Doğrusu istenirse, Tanzimat’tan beri yetişenlerin çoğunda hemen her hareket, gürültülü veya sessiz bir istifa, bir nevi tövbekârlık, kendi kendini inkârla sona erer. Yahut şahsiyet tam bir dargınlık içinde veya kısır bir şüphede kendisini tüketir. Fikret ile Cenab’ın âkıbetleri! Bir nevi terk-i saltanata benziyen prensip fedakarlıkları ise sayılmayacak kadar çoktur.
             Sanki Cevdet Paşa’nın, Kırım muharebesi esnasındaki değişikliklerden bahsederken yeni bir masraf kapısı olan ve şikâyet için anlattığı iki sofra, alafranga ve alaturka sofralar, genişlemiş, büyümüş, hayatımızı parçalıyor. Üstelik bu ruh hali dinamik olmaktan da çıkıyor, statik bir şekil alıyor. Sanki içimizde değişmez hadler kurmuş gibi.
             Ameliye tek değildir. Evvelâ bu ritm, ferd olarak hayatımızda mevcut. Yeninin taraftarı ve mücadelecisiyiz, fakat eskiye bağlıyız. İş bu kadar kalsa iyi. Fakat kalmıyor, daha karışıyor. Hayatımızın bazı devirlerinde yeninin adamı olarak eskinin tazyikini duyuyoruz; bazı devirlerinde eskinin adamı olarak yeninin tazyiki altında yaşıyoruz. Bu kutub değiştirme bir asırdan beri hayatımıza hâkim.
             Bazan hâdiseler, tarihî şartlar buna sebep oluyor. Bazan da psikolojik sebeplerle buna düşüyoruz. Meselâ kendimizi hâlis bulmuyoruz, kendi hayatımızı yaşamıyoruz, kendi ağzımızla konuşmuyoruz vehmine kapılıyoruz.
             Buna, en ufak bir muvaffakiyetsizliğin, umumî hayattaki herhangi bir aksayışın karşısında ilk yenilik nesillerinin duyduğu, duymuş olması lâzım gelen o nefse karşı,  yahut çok yüksek bir varlığa karşı işlenmiş gizli ve zalim cürüm duygusunu da ilâve etmelidir.
             Cesaret edebilseydim, Tanzimat’tan beri bir nevi Oedipus kompleksi, yani bilmiyerek babasını öldürmüş adamın kompleksi içinde yaşıyoruz, derdim.
             Muhakkak olan bir taraf varsa, eskinin, hemen yanıbaşımızda, bazan bir mazlum kaybedilmiş bir cennet, ruh bütünlüğümüzü saklayan bir hazine gibi durması, en ufak sarsıntıda serab parıltılarıyla önümüze açılması, bizi kendisine çağırması, bunu yapmadığı zamanlarda da, hayatımızdan bizi şüphe ettirmesidir. Tereddüt ve bir nevi vicdan azabı… (Bize akseden çehresiyle yanlış yapma korkusu.)
             Bunlar şüphesiz başlangıç noktalarıdır. Ve her başlangıç noktası gibi yüzlerce kılığa girerek hayatımıza tesir ediyor, nesiller boyunca bir türlü insanı ve cemiyetimizi gerektirdiği gibi düzenlememize engel oluyorlar. Bir neslin halledeceği davaları nesilden nesle havale eden, en basit meseleleri bir türlü atlatamayan eşikler haline getiren, kendi hareketlerimizin neticelerini bize o kadar yabancılık altında gösteren, hülâsa bize öz bir hayat yerine, sırasına göre on, onbeş, yirmi yıl bazan daha fazla süren tecrübe devreleri yaşatan hep bu medeniyet değiştirmesidir.
             Bu, içinden çıkamayacağımız bir fâsid daire midir? Elbette ki hayır. Fakat ondan kurtulma çarelerini arayabilmek için ve nasıl yerleştiğini mütalaa etmemiz lâzım gelecek.

Cumhuriyet, 2 Mart 1951  (Yaşadığım Gibi, Dergah yay.İst. tarihsiz)
 Ahmet Hamdi Tanpınar


Yazarın Sorumluluğu / Jean Paul Sartre


Dostoyevski der ki, "Her insan herkes karşısında her şeyden sorumludur." Bu söz, gün geçtikçe doğruluk kazanıyor. Millet topluluğu insan topluluğuna biraz daha katıldıkça, her insan millet topluluğunda biraz daha kaynaştıkça, her birimiz gittikçe daha geniş ölçüde sorumlu oluyoruz. Nazi rejimine karşı koymamış her Almanı bu rejimden sorumlu saydık. İster bizde, ister başka memlekette olsun, ırksal ya da ekonomik bir baskı oldu mu, bunu açığa vurmayanların her birini sorumlu tutuyoruz. Milletler arasında gidip gelme ve haberleşmelerin bu kadar kolay olduğu bir çağda, dünyanın herhangi bir yerinde bir haksızlık işlenmişse, hepimiz bu haksızlığın sorumluluğunu taşımaya başlarız.
 Amerikalıların bu kadar sevdiği One World (tek bir dünya) bir çok anlamlar taşır. Ama bunlardan biri, dünyada olup bitenlerden herkesin sorumlu olduğu anlamıdır.
Öyle sanıyorum ki; bu söylediklerimde hepimiz aynı kanıdayız: Ama, dünyada olup bitenden bir kunduracı ya da bir hekimin sorumlu olması, elbette bir kunduracı ya da bir hekim olarak sorumlu olması demek değildir.
Kunduracının kunduracı olarak sorumluluğu sınırlıdır. O da, iyi kunduralar yapmak. Hekim bir yandan işini yaparken, bir yandan bir mahallenin, sağlık kurallarına uymayan bir fabrikanın durumuna karşı var gücüyle savaşabilir. Ama, hekim olarak, elbette şu veya bu baskıdan, sözgelimi, Yahudi düşmanlığından sorumlu değildir.
Doğrudur ama, bir uzman, uzman olarak, herkes önünde gerçekten sorumlu değilse, yazar adı verilen bir takım uzmanların sorumluluğu ne olacak? İnsan olarak bütün sorumlulukları sanatlarını kapsar mı, yoksa, yazarın sorumluluğu yalnız işi ile mi, yani yazma sanatının belli sorunlarıyla mı sınırlıdır? 
 İşte, bu konu üzerinde konuşacağız. Karışmaları önlemek için, yalnız düz yazı üzerinde duracağız.
Çünkü, kelimeler iki türlü ele alınır: Birinde kelimeler beylik işaretler olarak kullanılır, kelimeden anlattığı şeye atlanır ve kelimeler bir takım anlamlar ve düşünceler kurmak için bir araya getirilir.
Ötekinde ise, kelimeler, tıpkı birer nesneymiş gibi, ağaçmış, kuşmuş gibi düşünülür. Bu durumda kelime, anlamından ayrılmaz, anlam ona bir can gibi işler; o zaman, kelimeler, düşünceler kurmak için bir araya getirilmez, aralarında çok başka bağlantılar kurulur; tabii diyebileceğimiz bağlantılar. 
                 Bir başka deyimle, iki tutum var: Düzyazı ve şiir. Kelimeleri bir şeyi adlandırmak için kullanan yazardan istenecek şeyi, onları bir başka türlü kullanan kimseden (yani, bir araya geldikleri zaman tuval üzerindeki renkler gibi, yeni etkiler yaratan nesneler gibi kullanan) isteyemeyiz.
 
                 Onun için, bir ozanı insanlık sorumluluklarını bir ozan olarak üstlenmedi diye kınayamayız. "Ben ozanım sadece," demesini kınayabiliriz, yani, insan olarak sorumluluklarını bilmemesini. Ama, ozan olarak toplumsal bir savaşa ya da kuruluşa katıldı diye kınayamayız.
                 Biz düzyazı sanatı alanında kalacağız. Almanya'da Nazi baskısı varken, yazar olsun olmasın, bütün Nazi düşmanı Almanlara, hayır demek, kötülemek, karşı koymak ödevi düşüyordu. Ama, yazarlık işlerini görmeleri ellerinde olmadığı için başka türlü hayır diyor, kötülüyorlardı. Gizli dernekleri ve eylemleri olabilirdi. Örneğin, profesör iseler, bir Yahudi profesör üniversiteden kovulunca, üniversiteden ya da dekanlıktan ayrılabilirlerdi. Şöyle bir insan düşünülebilir:bir gizli derneğe bağlıdır; bu alanda varlığını haklı gösterecek bir şekilde hayatını tehlikeye atarken, öte yandan, vakit bulunca, hiçbir politik anlam taşımayan eserler yazmıştır. 
                 Bunun tersine olarak, işgal sırasında bir çok yazar gizli dergilere katıldı ve sadece bu çalışma ile yetinen yazarlarda, doğrudan doğruya savaşa katılanlar karşısında bir aşağılık duygusu vardı her zaman: Sanki, edebiyat planında karşı koymak yetmiyormuş, bu sadece bir "edebiyatmış" gibi.
 
                 İki edebiyat arasında bir salıntı var sanki: bu anlayışlardan birine göre, edebiyat, insanlığın durumuna sıkı sıkıya bağlı bir şeydir, böyle olunca da, insanların bütün sorumluluklarını içine alır ötekine göre, halk arasında söylendiği gibi, edebiyat yapmak, yani konuşmak için konuşmaktır. Böylece edebiyatın ne olduğu pek iyi bilinmediği için, yazarlar arasında bile geçer akçe olan bir düşünceye göre, yazar sorumsuzdur. Bu düşünceye göre bir şeyi adlandırmak, ona dokunup geçmektir.
 
                 İşte masanın üstünde bir bardak. Bu bir bardaktır, diyorum. Adını söylüyorum size. İlk bakışta bize öyle gelir ki, benim bu adlandırmam bardağın hiç umurunda değildir. Ona verdiğim ad değiştirmez onu, neyse yine odur, benim sesimin soluğu onun durumunda hiçbir değişiklik yapmamıştır. Böylece, konuşmak, nesneleri, dünyayı değiştirmediğine, kelimeleri yan yana getirmek durumları bozmadığına göre, yazar sorumsuzca konuşabilir. Madem, edebiyat sözle bardağı değiştiremiyor, yapacak bir iş kalıyor: O da, kelimelerle bardağı kopya etmeye çalışmak, gerçekçi ressamın renkleri kopya ettiği gibi. Bu da ne olacak: Bardağın bendeki türlü izlenimlerini anlatmak. Böylece, konuşmak, işin ve gerçeğin kıyısında, gerçeği değiştirmeden yansıtan bir anlamlar dünyası kurmak olmuyor mu? Edebiyat da, tıpkı bilinç gibi bir gölge-olay sayılmış oluyor.
                 Bu görüş kötü bir aldanmaya dayanıyor. Bunu kötülüğünü ortaya koyabiliriz. Ama daha önce, sözle yazının, bir yazarın bilinçli veya bilinçsiz, açık veya kapalı amaç ve ereklerini bilmeliyiz. Biz de, ilkin onu inceleyeceğiz.
                 Düzyazı bir düşünce davranışıdır. Düzyazıda bakış, kelimenin arasından geçip anlatılan nesneye doğru ilerler. Kelime, bir düşünce taşıtıdır sadece. Görevimizi yaptı mı onu unuturuz.
                 Her birimiz, Descartes'ın, örneğin, cogito üzerindeki kuramını açıklayabiliriz, bunu yaparken kullanacağımız kelimeler Descartes'ın düşüncelerini tam olarak verdiği halde, Descartes'ın kullanmadığı kelimeler de olabilir: kullanacağımız kelimeler düşüncenin hizmetine girmiş kelimeler olacaktır.
                 Denilebilir ki, her düşünce değişik, ama eş değerli birçok biçimlerle anlatılabilir. Demek oluyor ki, "konuşma" bir düşünce veya nesneyi gösterir, bir başka deyimle, yüzlerinden örtüyü kaldırır. Konuşma, insanın örtü kaldırma, açığa vurma işidir. Kendim için de, başkaları için de, kelime, bir nesneyi karanlıktan çıkarır, onu bizim hayatımıza mâl eder. Bardak dediğim zaman, görünüşte bir şey değiştirmiş olmuyorum, doğru. Aslında, bardak dediğim zaman, aslında onu kendim için de, başkası için de karanlıktan çıkarmış oluyorum. Onu belki görmemiştiniz ya da toplu bir algı içinde bardak kaybolmuştu. Bundan ötürü, ben bardak der demez, bu sözümle, ne kadar küçükten de olsa, dünyanız değişmiş oluyor. O anda sizin için, biraz önce yok olan bir şey var oluyor. Adını söylememle birlikte, bardak, dünyanıza atılıyor ve şimdi onunla bir alışverişe girmiş oluyorsunuz.
                 Bir tek söz (bir telefon numarası, bir adres ya da bir insan adı) elde etmek için insana edilen işkenceleri düşünürseniz, bir şeyi adlandırmanın ne kadar önemli olduğunu, bunun bir şeyi değiştirmek olduğunu görürsünüz.
                 Önce, bir bilinç, bir kültür, bir insan bilgisi alanında bir nesneyi araçsızken araçlı bir duruma getirmektir bu. Hepimiz nice işler yaparız ki, bunlardan sorumlu olmak istemediğimiz için, bilmezlikten geliriz onları.üstünde durmadan yaparız, örtbas ederiz. Ömrümüz, adını vermek istemediğimiz için örtbas ettiğimiz işlerle doludur. Bir şeyin sözünü etmemek, onu düşünmeden, bilincimize mâl etmeden, geri dönüp ne yaptığımızı görmeden yapmaktır. Onu yaparız ama, yaptığımızı görmezden geliriz.
                 Bu türlü işlerden birini adlandırmak, onu hemen, yapana mâl edip, "işte senin yaptığın bu, ne halin varsa gör," demektir. Adlanan şey masumluğunu kaybeder. Dil, bir bakıma masumlukları ortadan kaldırır ve insanı sorumlulukları ile karşı karşıya koyar.
                 "Zenciler eziliyor," demedikçe, zencilerin ezilmesi bir şey demek değildir. O âna kadar kimse bu durumun farkında değildir, belki zencilerin kendileri bile. Bir tek kelimedir buna anlam kazandıran.
                 Komşumun davranışına bir ad koyduğum zaman, ne yaptığını bilir artık, üstelik bunu benim bildiğimi de bilir. Bu yüzden de bana olan davranışı değişir. Başkalarının da bildiğini, ya da bileceğini bilir. Ve yaptığı iş öznellikten çıkıp nesnel bir anlam kazanır.
                 Düz söylediği ve her şeyin adını verdiği için, edebiyatın yaptığı, araçsız olmayan, düşünülmeyen belki de bilinmeyen bir şeyi düşünce ve nesnellik ortamına getirmek demektir.
                 Konuşurken, bir şeyleri değiştirdiğini bilir insan hiçbir şeyi değiştirmeden konuşmak mümkün değildir. Bir şey söylemeden konuşursam, o başka. Bir şey söyledim mi, değiştiriyorum ve değiştirdiğimi biliyorum, demektir. Parma Manastırı romanındaki şu çok güzel, çok anlamlı cümleyi bilir misiniz? Sanseverina ile Fabrice arasında anlatılmaz, belli belirsiz bir duygu vardır. Bundan ötürü, kont Mosca da büyük kaygılar içindedir. İkisini alıp götüren arabaya bakarken, kont: "Aralarında aşk sözü geçti mi, yandığım gündür," der. Ne demektir bu? Bir şey adlandırıldı mı, oldu bitti demektir. Yalnız adının konması yetiyor.
                 İşte bunun gibi, yazar, istesin istemesin, insanlar arasındaki belli belirsiz ilişkilere, sevgi, düşmanlık; toplumsal ilişkilere, ezme ya da dayanışma gibi adlar veren adamdır. İstesin istemesin, diyorum. Çünkü, yazar, bir şeyin sözünü etmekten kaçınabilir. Ama, susmak da bir sözdür. İnsan bir kez konuşma dünyasına girdi mi, susma da kelimelerle tanımlanır. Susma bir çeşit kelime bağıntısıdır ve bir şeyi anlatır. Susmak da bir çeşit konuşmaktır. Dilsizin sustuğu söylenebilir mi? 
                 Bir yazar, dünyanın şu ya da bu durumu üstüne söz etmedi mi, ona sorabiliriz: Niçin şundan söz ettin de bundan etmedin? Madem bir şeyler değiştirmek için konuşuyorsun, -çünkü başka türlü konuşulmaz.-
 Niçin şunu değil de bunu değiştirmek istiyorsun? Niçin posta pullarının baskısı değişsin istiyorsun da, Yahudi düşmanı bir memleketteki baskının değişmesini istemiyorsun? Her zaman şu soruya karşılık vermesi gerekir: Değiştirmek istediğin nedir? Niçin o değil de bu? 
                 Onun için yazara sormalıyız: Niçin ve ne üstüne konuşmak istiyorsun?
                 Ama, bunlardan başka yazar, kelimeleri güzel olacağını umduğu bir düzene sokarak konuşan adamdır. Bunu niçin yapar? Bana kalırsa, bir yazar, Hegel'deki bilinçlerin birbirini bulması anlamında, başkalarıyla buluşmak için yazar.
                 Bir şeyi estetik sunuluşu çok yanlış anlaşılmıştır bence. Estetikte her zaman bir uzaktan sunma, nesneyi seyirciden uzak tutma vardır, burası doğru. Boileau: "Sanatın aynasında güzelleşmeyen hiçbir canavar yoktur," der. Bu, demektir ki, sanatçı bir sanat eserinde bir yarayı, bir çirkinliği ya da bir haksızlığı gösterdiği zaman, seyirciyi, yardım ya da para istemede olduğu gibi, doğrudan doğruya çiğ duygularla etkilemeyi gözetmez. Bundan ötürü bir nesnenin estetik sunuluşunun, sadece insanı bağlamayan bir sunuş, yalın bir sunuş olduğu sanılmıştır. Bu da, yazarın sorumsuzluğu anlamına doğru bir gidişe yol açmıştır.
                 Estetik beğeninin ne olduğunu anlamaya çalışırsak, bu sunuşun ne olduğunu da anlayabiliriz belki. Yazar, yazdığının acı, şaşkınlık ya da korku ile ciğerinden çıkan bir haykırış gibi değil, düzenli bir yaratışın verisi olarak bilinmesini ister. Düzenli yaratış ise, iki anlamda özgür bir yaratış demektir; önce şundan ötürü özgürdür ki, bir şey yaratıyoruz demek, tanımlama gereği, o şey yaratılmadan bir an önce tam anlamı ile yoktu, demektir. Yaratma olan yerde, bir an önceki görüşe kıyasla bir yenilik var demektir. Sonra da düzenli olma anlamında, yani kendi yasalarını kendi yapan bir iş olarak görünür.
                 Burada özgürlüğün iki anlamı ortaya çıkıyor: Yasaların etkisi altında değil de, yasaların temsili yoluyla iş görme olanağı ve bağımsızlığı. Bu ikili niteliği dolayısıyla yazar, bir nesneyi bulur ya da yasalara göre yaratırken özgür bir yaratışın adamı olmakla, bağımsız bilinmek ister.
                 Öte yandan, okuyucu, kitap ya da sanat eseri üstünde bir olay yargısı değil, bir değer yargısı yürütür. Âdettir, bir kitap ya da bir tiyatro eseri üstüne konuşulurken iş sarpa sardı mı, ev hanımı, konuklarına bunun bir beğeni sorunu olduğunu söyler. Bu kitabı seviyorum ya da sevmiyorum, demek terbiyesizlik sayılmaz; çünkü, karides ya da domates seviyorum ya da sevmiyorum demek gibi bir şeydir bu. Ama, bu kitap güzeldir ya da çirkindir, dediniz mi, iş değişir.
                 Bu kitap güzeldir, dediniz mi, bu onu güzel bulmayanları suçlu sayıyorum, ya da içinde bulunduğum toplumun bu kitabı güzel bulmasını istiyorum, demektir. İşte, kırıcı olan bu istektir. Bir istek, ne türlü olursa olsun, karşımızdakinin özgürlüğünü önceden kabul etmektir her zaman. Bir insandan ancak elinde olan bir şey istenebilir. Bir insan özgür değilse, ondan güzellik yarısı isteyemem: Çünkü o adam, bu yargıda beğenilerinin kölesi olacaktır. Ben kendim de, bu kitap güzeldir, sözüyle karşımdakinin onu güzel bulmasını isterken, demin dediğim gibi, kendimi düzenli bir yaratış karşısında, benim özgürlüğüme başvurulmuş durumda görürüm. 
                 Benim özgürlüğüme niçin başvuruluyor? Çünkü, benden, bu güzeldir, diye genel bir yargı isteniyor. Benden istenen kendi tekniğim, tutkularım, alışkanlıklarım alanında duygulanmam değil; birdenbire kendi dışıma çıkmam, genel bir alana girmemdir. Demek ki, özgür sayıldığım için başvuruluyor bana. İşte estetikte, bu bakımdan nesneden bir uzaklaşma, güzelle insan arasında bir ara vardır Bu demek değildir ki, benden haksızlık karşısında öfkelenmem istenmiyor, her şey benim tarafsızlığıma sunuluyor, hayır. Benden istenen, yargımın bağlanması, ama özgürce bağlanmasıdır. Başvurulan, benim çiğ duygularım değil, insan yanım, yani özgürlüğümdür.
                 Demek ki, estetik yargı, üç şeyi kabul etmek oluyor: Biri karşımdaki özgürlük, yaratıcının özgürlüğü. Öteki karşımdaki nesne ile benim ilişki kurmam, kendi özgürlüğüm. Üçüncüsü de, aynı koşullarda, başkalarının da aynı özgürlüğe sahip olması gerekliliği. Bundan ötürü, estetik ortamda düşünülen bir kitap, bir özgürlüğün bir başka özgürlüğe seslenişi; estetik beğeni de, nesne karşısında özgürlüğün uyanması, bilince varmasıdır.
                 Edebiyat da insan özgürlüğünün sürekli bir belirtisi olduğuna göre, bir kara edebiyat vardır demek yanlıştır. İyi ya da kötü edebiyat vardır, o kadar. Edebiyat iyi ise, hiç de kara değildir. Çünkü, gösterdiği şeyler ötesinde, okuyucularını, özgür bulundukları ortama çağırır, kendilerine gösterileni değiştirebilecekleri ortama. Bu gösterilen şey, psikolojik ve öznel ayıplarsa kendilerinde; toplumsal haksızlıklarsa dışarıda, dünyadadır. Böylece, yazar kendi özgürlüğünü tanıyacak bir başkasının özgürlüğüne baş vuran adamdır. Özgürlük, seyrine bakılan bir şey değil de, gerçekleşen bir şey olduğuna göre, bu başvurma, değiştirilmesi istenen bir şey dolayısıyla olur.
                 Yazarla politikacıyı bir an için karşılaştıracak olursak, görürüz ki, politikacı özgürlüğü gerçekleştirmek amacını benimseyebilir; ama onu gerçekleştirmek için zor'dan başka yolu yoktur. Bu zor en aza indirilebilir, ama ortadan kaldırılamaz. Çünkü, onu, en azından getirmek istediği özgürlüğü çiğnemek isteyenlere karşı kullanması gerekir. İşte, o hep konuşulan soruna geldik: Demokrasinin düşmanlarını demokrasi için tutmalı mı? Yazarsa, tersine, öyle bir ortamdadır ki, orada politikacı gibi, özgürlüğü, insan haklarının gerçekleşmesini istemekle beraber, zor kullanmak zorunda değildir, buna yanaşmaz da.
                 Kelimelerin zorbalığı yok değildir: O da, yalan söylemek, gizlemek, örtbas etmektir. Ama orada artık edebiyat ortamında değil, propaganda ya da reklamcılık ortamındayız. Bir eserin güzel olmasını istiyorsak, özgürlüğe zor kullanmadan seslenmek istiyoruz demektir.
                 Böylece, yazarın sorumluluğunu kabaca tanımlayacak bir duruma geldik. Yazar edebiyat ortamındaysa, yani yazıyorsa, özgürlüğün hep tehlikede olduğu bir dünyada, özgürlüğü belirtme ve ona seslenme görevini üstüne almış demektir.
                 Bu ortama girmeyen bir yazar suçludur. Sade suçlu olmakla kalmaz, çok geçmeden, yazar olmaktan da çıkar.
                 İşgal sırasında görebildiğimiz en meraklı olaylardan biri, Drieu La Rochelle'in gittikçe artan şaşkınlığı oldu. Aldanmışların şüphesiz en içtenlerinden ve belki de en acınacaklarından olan Drieu La Rochelle'in bir dergisi vardı. Bu dergide, ağzı tıkalı insanlara, kendine karşılık veremeyen, kendine çatarken baskı altında olan insanlara, sürekli olarak hakaret yağdırıyordu. İşte, bu adam, büsbütün kör olmadığı için, yavaş yavaş şaşırdı, bir yazıdan ötekine, önce öfkelere, sonra korkulara kapıldı, sonunda dergiyi bıraktı. Çünkü, kendisine karşılık veremeyen insanlarla konuşuyordu, çünkü yazdıklarını yayımlama özgürlüğü olmayan insanlara çatıyordu. Sesi, işte bundan ötürü kesildi. İnsan çölde yazmaz, konuşmaz.
                 Böylece, yazarın istediği bu olduğuna göre, her zaman için insan özgürlüğünden sorumludur, diyebiliriz. Evet ama, burada çok daha somut ve çok daha güç sorunlarla karşılaşıyoruz. Bu durumda, yazarın, merhum M. Benda gibi, papazca köşesine çekilip, kalabalık her zaman haksızdır, diye, kalabalığa karışmadan, "ezelî" iyilik, "ezelî" doğruluk, "hak, hakikat", "edebiyat" kavramlarını yansıtması mı gerekecek? Nazilerden, İspanya'dan, ezilmiş memleketlerdeki ayaklanmalardan, Yahudi meselesinden, işçi sınıfından, yaklaşan savaştan söz açarsa, edebiyata ihanet mi etmiş olur?
                 Yazar her şeyden önce, "ezelî" değerlerin bekçisi değildir, çünkü, özgürlük somut bir şeydir.
                 Bir kitap özgürlüğe sesleniştir, dediğim zaman, soyut bir özgürlüğe, insanın sadece bir çeşit fizik-ötesi güç olan bir özgürlüğe sesleniş demek istemiyorum. Böylesi bir özgürlüğü bilmiyoruz. Ona felsefe kitaplarında rastlıyoruz. Ama, hiç kimsenin, salt "ezelî", renksiz bir özgürlüğü elde tutmak niyetiyle, düpedüz bu niyetle çalıştığı görülmemiştir.
                 Bir şey uğrunda savaştığımız zaman, o şayi öyle bir isteyiş vardır ki, onu isterken bir bakıma, özgürlüğü de istemiş oluruz. Sadece bir bölük insanın düşünce seviyesini yükseltmek için, bu adamların ya da başkalarının belli haklarını istemek için savaşabilir insan. Ama, bunu yaparken, insan özgürlüğünü belirtmiş, devam ettirmiş, öne sürmüş oluruz.
                 Buna karşılık, genel olarak, özgürlük üstüne yazmakla kalırsak, biraz sonra göstereceğim gibi, sadece baskıya, zorbalığa yardım etmiş oluruz. Çünkü, özgürlük adına bütün toplum ezilebilir.
                 Özgürlük, günü gününe, bağlı olduğu somut işler içinde, somutça kazanılabilir. Bundan ötürü de, bir yazarın bağlanmasından, sorumluluğundan söz ettiğimiz zaman, soyut bir özgürlük adına bağlanma değildir bu. Yazarın eserinde ortaya koyduğu özgürlük, somut bir şey isterken kendi kendini isteyen bir somut özgürlüktür. Bizden istediği, belli bir olay dolayısıyla somut bir öfke, belli bir kurumun değişmesine çalışmaktır.
                 Bu söylediğimin iyi anlaşılması için, bazı tarihsel düşüncelere girmemiz gerekir. Çünkü, aslında, size demin dediğimin dışında, yani edebiyatın özgürlüğü sürdürme olması dışında, yazarın a priori bir sorumluluğu vardır. Bu sorumluluk çağdan çağa değişir. Ya da şöyle diyelim: Sorumluluk derecesinden sorumlu olan sadece yazar değil, içinde bulunduğu toplumdur da. XVIII. yüzyılda ya da XV. yüzyıldaki bir yazar, XX. yüzyıldaki bir yazar gibi sorumlu değildir. Ortaçağ dediğimiz bir çağda yazar, "ezelî" iyiliği görebilir, daha doğrusu, "ezelî" iyiliği gördüğü sanısında olabilirdi.
                 Niçin? Çünkü, toplum bölükleri arasındaki dayanışma zayıftı. Çünkü, az çok tek başına yaşayan küçük bir azınlık, içine kapalı kalem adamları topluluğu düşünülebilirdi. Çünkü, eserler, seçkinler dışında az okunurdu. Bu seçkinler için de hazır bir ideoloji, Hıristiyan ideolojisi vardı. Çünkü, üstelik, bu ideolojiyi sürdüren değişmez, sapasağlam bir güç, Kilise ya da Krallık vardı. Yönetici sınıflarda ideoloji ne kadar güçlü olursa, her zaman bu sınıflarla bağı olan yazarın sorumluluğu o ölçüde azalır ve yazar, o ölçüde bu ideolojinin bekçisi olmakla kalır. Bu ideoloji, kendini hep değişmez belirttiğine göre, yazar da, ister istemez, değişmez değerlerin seyircisi olur.
                 Demek oluyor ki, yazar, dediğim gibi, bazı çağlarda, baştaki sınıfların ideolojisini ve değerlerini, görünüşte olsun, ayakta tutmakla yetiniyordu. Ama, yazar olarak onları aşıyor, çünkü, bir özgürlüğe sunuyordu onları. Eseri insan özgürlüğüne sürekli bir seslenişti. Çünkü, salt bu ideoloji ve değerleri ortaya koymak, onları göz önüne sermek, tartışma konusu yapmak, sadece adlarını söylemekle, farkına varmadan, kendiliğinden, insanları onları aşmaya çağırmış oluyordu. Bir ideolojiden, bir nesneymiş gibi söz etmek, onu biraz olsun aşmaktır.
                 XVIII. yüzyıl gibi bir çağ alalım, örneğin. Bu çağda, bir ideoloji temizlenmesini, bir sınıfın bir başka sınıfın yerine geçtiğini, yalnız eleştirme yoluyla bir ideolojinin kendi kendini yıktığını görüyoruz.
                 Bu durumda yazar tarihin gidişi yönündedir. İdeolojileri ortaya koyma, eleştirme ve bir özgürlüğe sunma çabası, toplumun içindeki bir sınıf değişmesi dolayısıyla kendiliğinden oluşan bir eleştirme çabasıyla birlikte yürür.
                 XVIII. yüzyılda, Rousseau, Voltaire gibi yazarların ne tür sorumluluklar yüklendiklerini bilirsiniz. Yalnız o çağ bir temizleme çağıydı. 
                 XIX. yüzyıl ise, tersine, devrim kargaşalığının sonu, yeni bir ideolojinin, liberalizm ideolojisinin başlangıcı oldu. Bu ideoloji de, herkese tanınan politik haklara, çalışma temeline dayanan bir seçkinlere, ilerleme ve para biriktirme kaygılarına bağlanıyordu. Bu çağda, yazar, ortaçağda olduğu gibi, ideolojisi sağlam ve değişmez bir sınıfla uzlaşacak yerde, XVIII. yüzyılda olduğu gibi, yükselen ve eski ezilmişlerin ideolojisini temizleyen bir sınıfla uzlaşacak yerde, yarattığı sınıfla anlaşmazlık halindedir, bu ideolojiye karşıdır. İşçi sınıfı üzerinde etkisi yoktur, ya da onun hiç farkında değildir. Kendini çıkaran, kurulu ve sağlam bir ideolojisi olan sınıfı düşünceleriyle beslemediğinden, soyut değerlerin seyrine dalmak durumuna, yani kısır bir özgürlük çağrısına düşmüştür.
 
                 Değiştirme kaygusu olmadan özgürlük istemek, güzel bir eser karşısında bir an için kendi özgürlüğünün tadına varmak: İşte bu, sanat için sanat yapmak dediğimiz şeydir. Faydalıya, makinelerin ilerlemesine, sınıfa karşı yaratıcı özgürlüğü istemenin bu türlüsü hem burjuvaziye karşı, hem de burjuvazi çıkarıyla bağlı olmaktır bir çeşit.
                 Öfkeleri, kendi darlığı, kafasızlığı ve zevksizliğinden yana bir yazara para vermek burjuvazinin işine gelir; oysa, bu öfke, düpedüz baskıdan doğarsa, kendisi için çok daha belalı olur. Böylece, sanat için sanatı yaratan durum kendi sınıfıyla uzlaşamadığı için, kimseye yardım edemeyen bir yazarın çaresizliğidir. İşte, yazarın sorumsuzluğu görüşü de buradan doğar. Bu görüşe göre, yazar sadece yaratmakta serbesttir, kimseyi incitmeden yaratmakta değil. Önce de söylediğim gibi, masum edebiyat olmazsa, Saint-Just'ün dediği gibi, nasıl masumca devlet yönetilmezse, masumca konuşulmaz da, yazılmaz da. Yazarlar sanat için sanat durumunu uzun zaman sürdürmekten suçludurlar.
                 Bugün, durum iyice değişmiştir. Çünkü, kimse, ne sorumsuzluğa, ne de sanat için sanata inanıyor artık. Örneğin, Alman işgali birçoklarına edebiyatın demokrasiye bağlı olduğunu gösterdi. Özgür insanlar karşısında özgürce yazamıyorsanız, hiçbir şey yazamazsınız. Sözünü ettiğim Drieu La Rochelle örneği gibi, işgale karşı koyan yazarlar örneği de şunu gösterir: Edebiyat demokrasiye öyle bağlıdır ki, onu koruması gerektikten başka, demokrasiye silahla sarıldığı zaman edebiyatı silahla koruması gerekir.
                 Görüyorsunuz ki, yazarlık, davranışı belli bir insan toplumunu gerektiriyor. Bu davranış bütün toplumlarda mümkün değildir; bir baskı toplumunda edebiyat yoktur. Nazi Almanyasının edebiyatının ya da Faşist İtalya edebiyatının bu kadar kötü olması bir rastlantı değildir.
                 Bir de şu var ki, çağımızda okuyucu alabildiğine artmıştır. Ama, bu artış, göreceğiniz gibi, yüzeydedir. Demin size bir tek dünyadan söz ediyordum. Demek ki, bugün garip bir olay karşısındayız: Ünlerini henüz hak etmemiş ya da belki hiçbir zaman hak etmeyecek olan yazarların -ki, ben de, benim kuşağımdan birçokları da onlar arasındadır- daha şimdiden, örneğin XIX. yüzyılın birinci sınıf yazarlarından daha çok okuyucuları vardır. Baudelaire'i sağken bilen küçük bir çevreyi düşündükçe insan yabancı dillere çevrilmekten utanıyor bugün. Ama bu olayın şundan başka anlamı yoktur. Bugün, gazeteler var, radyo var, sinema var. Var ama, bunlar okuyucu çevresini genişletmekle yazarı daha büyük bir sorumluluk durumuna sokuyor; yani yazar daha çok şey bilmek, daha çok şeylerin sözünü etmek zorunda kalıyor. 
                 Bir yandan da yazar, bugün burjuva sınıfından çıkmakta devam ediyor, öyle olmasa da, okuyucusunu burjuva sınıfında buluyor. Burjuva sınıfı sözü, politik havasıyla sizi rahatsız ediyorsa, şöyle diyelim: Yazar, okuyucusunu baştaki toplum katlarında, serbest meslek adamları dediğimiz seçkinler arasında buluyor. Hekimler, avukatlar, noterler, memurlar, öğretmenler karşısında konuşuyor. Ama bu toplum katları, bugün, ideolojilerinin yıkılışını görüyorlar. Şaşırtıcı bir devrim içindeyiz. XVIII. yüzyılda yazar,yükselen, kendi bozukluklarını, kör inançlarını eleştiren bir sınıfın sözcüsüydü. XIX. yüzyılda yazar, tanımadığı bir işçi sınıfının da, sağlam bir ideolojisi olup, ondan sadece güzellik isteyen bir burjuva sınıfının da dışında buluyordu kendini.
                 Bugün, yazara başvuranlar, dünyanın bütün yazarlarına öğüt, yardım, ideoloji istemek için mektup yağdıranlar yine burjuvalar, iyi niyetli burjuvalar, aydınlar, serbest meslek adamlarıdır. Bunlar, burjuva ideolojisinin yıkılışı karşısındadırlar, liberalizmin vaktini doldurduğunu, lissez faire yerine, her yerde plancılığın, bireycilik yerine, devlet elinin geçtiğini biliyorlar; malları mülkleri bakımından eski rahatsızlıkları kalmamış, çoğu da zaten varlıklarının büyük parçasını yitirmişlerdir. 
                 Bu iyi niyetli insanlar yazarlara başvuruyorlar ama, yine de burjuvadır bunlar. Okuyucu onlardır ve yazarı, ister istemez, hâlâ başta olan, ama kendini yıkan bir sınıf için yeniden bir ideoloji kurmak zorunda bırakıyorlar. Öte yandan, yazar, ulusal toplulukların en önemli parçası olan köylülere ve işçilere ulaşamıyor. Aralarındaki ayrılık belki her zamankinden daha da çok bugün. XIX. yüzyılda burjuva sınıfına neden ulaşamıyorsa, işçi ve köylü sınıfına da aynı nedenlerden ulaşamıyor; çünkü, köylülerin ve işçilerin en etkin, en uyanık olanlarının kurulu bir ideolojileri var. işçi toplumu kapalı bir toplum olarak örgenleşti; bir savaş ideolojisi de var: Gerekircilik, materyalizm.
                 Yazar, görevi gereği, özgürlüğü öne sürdüğü ve istediği sürece, baştaki sınıfa da, başka bir sınıfa da ideoloji sağlayamaz. Sağlasa da hâlâ ezilmiş durumda olan insanların kurtulmasını isteyen bir ideoloji sağlayabilir. Öte yandan da kurtulmasını istediği insanlara sözünü dinletebilmesinin tek koşulu, bir partiye girmek, propagandacı olarak çalışmak. Sanatının propaganda olmasını kabul etmek, yani edebiyatın ölümünü istemek ve yazar olmaktan vazgeçmektir. Demek oluyor ki, yalnız burjuva sınıfına hitap etmeyi kabul edemez. Ötekilerden söz etmesi, ötekiler için konuşması, ötekilere seslenmesi gerekir. Ama bunu da yapamıyor. Yazar olarak onların kurtuluşunu istemesi gerektiğine göre, sorumludur. Ezen sınıflardan çıkmış, ya da onlara bağlı olduğu için, kendini suçlu hissediyor, buna karşılık, ortadan kalkmakta olan, hâlâ başta bulunan ve ezen bir sınıf olduğunu anlayan sınıfın iyi niyetli insanlardan başka sözünü dinleyen de yoktur. Asıl konuşmak istediği inanlar kendini dinlemiyorlar.
                 Yazarın bugün nelerden söz etmesi gerektiğini araştırırsak, işler büsbütün sarpa sarar. Kendisi 1789 devrimini yapan sınıftan gelmedir; ona ister istemez bağlıdır. Çünkü, insan, canı istedi mi, burjuvalıktan çıkamaz ve karanlık özgürlük destanının, yani 1789'un kaynağındaki ilkeleri yansıtır: Habeas Corpus, tekin esenliği, düşünce özgürlüğü, politik özgürlük. Bir yandan da anlamaya başlamıştır ki, bu ilkeler milyonlarca insan için düpedüz bir aldatmacadır. Lousiana zencisi için aldatmaca, Meleun fabrikası işçisi için aldatmaca, onlara bu ilkelerden söz etmek aldatmacadır. Habeas Corpus'un politik düşünce özgürlüğü ya da politik özgürlük ilkelerinin bir anlamı olabilmesi için ekonomik ve toplumsal planda daha toptan bir kurtuluş gerektiğini bilir. Onun için, bir yazar düşünce özgürlüğünü savunduğu zaman, ne kadar haklı da olsa, hiçbir zaman içi rahat değildir. Çünkü, savunduğu özgürlük, bir bakıma yalnız kendi özgürlüğüdür. İşi gücü kösele delmek olan bir kadın için düşünce özgürlüğü ne demektir? Demek ki, yazar, bazı demokratik ilkeler adına, birtakım haksızlıkları reddetmekle beraber, daha derin bir kurtuluş gerektiğini de bilir. Bu daha derin kurtuluş istenirse, dediğim gibi, komünist partisine girmeden kendilerini dinletemezler. Üstelik, işçi toplumu kurumlarının bir kısmı, işlerin yürümesi için makyavelizmi, zorbalığı, uyarcılığı, genel olarak, "iyiye varmak için kötüyü kullanabilirsin," öğretisini benimsemişlerdir. 
                 Bu kurumlar işçileri buna götürdüler ama, bu, şunun bunun kötülüğünden değil. Çünkü, savaş ve zor kullanma işleri, önünde sonunda, bu ilkelere başvurur. çünkü, varılması gereken amaç, bütün insanoğlunun kurtuluşudur, bu kurtuluşa da şiirler düzerek, ya da günün birinde, birbirini kucaklayarak varılmayacaktır. Demek, bir kavga, bir savaş var. savaş zorunluluğu, ister istemez, makyavelciliği öne sürer. Sadece ahlâk ahlâk diyerek iş görülmeyeceği meydandadır. Ne var ki, zavallı yazar derin çelişme ve uyuşmazlık içindedir. Sözünü ettiğimiz kurumlarla amaç bakımından beraberdir, tamamiyle beraber; çünkü o da özgürlüğü istemektedir. Ama, onu yetiştiren, ona kendi ilkelerini öğreten burjuvazi ile de anlaşma halindedir. İlkeler de özgürlük ilkeleridir, iyiye varmak için kayıtsız şartsız bütün kötü yollara karşıdırlar. Yazar, yazdığı sürece, ahlâkı öne almak zorundadır. Ahlâk değerlerinin her çeşit makyavelcilikten üstün olduğunu söyler. Ne var ki, ezen, aldatan durumuna düşmek istemiyorsa, ahlâk değerleri adına bütün ezilenlerin, işçilerin, Yahudilerin, zencilerin, sömürge halkının, yersiz işgallere uğrayan memleketlerin kurtuluşunu istemek zorundadır.
                 Bu kurtuluşları düpedüz isterse, sözleri söz olarak kalmayacaksa, işgal altındaki bir memleketin kurtulacağına nasıl inanabilir? Ezilen zencilerin, ya da sömürge halkının kurtulacaklarına nasıl inanabilir? Bunu istediği anda işe atılmak, zora başvurmak ve sonunda, kötülediği makyavelciliğe düşmek zorundadır. Tersine, bir yandan, ezilenleri kurtarmalı, der, bir yandan da makyavelciliği kötülemekle yetinirse, o zaman, ya havada konuşmuş olur; ki bu taktirde düpedüz dokunaklı bir ülkücüdür; ya da yaptığı, balığı suda boğmaya benzer bir manevradır. İki durum da kötü olduğu için, yalpalar durur. Çoğu yazarların bugünkü durumu şudur: Kimi zaman makyavelcilikten iğrenir, onu nerede olursa kötüler, onu bir bakıma haklı gösteren amacı unutur, böylece de, istemeye istemeye de aldatmacalara düşer. Habeas Corpus adına şu veya bu işi kötüler ama, görmezler ki, bugün sorun hiç de Habeas Corpus sorunu değil, çok daha karışık, çok daha derin bir sorundur. Kimi zaman da, amacın büyüsüne kapılır ve insanları kurtarmak için her şeyi yapmak gerektiğine inanırlar, o zaman da vicdan azabı çeker, aşağılık duygularına sürüklenir ve amaca götüren yolları yargılamaksızın kabul ederler. O zaman, ahlâk değerlerinin yıkılmasına yardım eder, makyavelciliği daha da köklü olarak haklı çıkarırlar. O zaman, yazar yazar olmaktan, ozansa ozan olmaktan çıkar ve bir propagandacı durumuna düşer. Ahlâk değerlerini yıkmaya hepimiz yardım ettik. Biz yazarlar, hepimiz, makyavelciliğin baş tacı olmasına yardım ettik. Çünkü, amaç dolayısiyle hepimiz kendimizi küçük görüyoruz; çünkü, biz XVIII. Yüzyılın bireyci ahlâkı ile toplumsal bir ahlâk arasında bocalıyoruz. Çünkü, biz, amaçla amaca götüren yollar arasında bir seçme yapmak zorundayız.
                 Ya da ne oluyor, susuyor insan. Bugün, bir çok memlekette, özellikle Fransa'da, bir susma kumpası var. amaçlar, ya da amaçlara götüren yollar bakımından yazarlar hep bir vicdan rahatsızlığı içindeler, bu yüzden de hep bir şeyleri söylemeye yanaşmıyorlar. Öyle yazarlar var ki, Sovyet Rusya'dan, yani amaca götüren yollardan korktukları için bazı haksız işgalleri, ya da İngiltere'nin Filistin'de veya Yunanistan'daki bazı davranışlarını kötülemiyorlar. Buna karşılık, kimi yazarlar da var ki, kapitalizme karşı oldukları ve her şeyden önce amacı güttükleri için Sovyet Rusya'nın başvurduğu sürgünler ya da işgali altındaki memleketlerde seçimlere verdiği biçim karşısında susuyorlar. Demek, susma var bu işte; anlaşılan, her şeyi birden açığa vuramıyorlar da ondan. Savaş konusunda susma var. kimi yazarlara göre, Amerika savaş hazırlıyor. Ama, Habeas Corpus adına önleyici bir savaş pek hoşlarına gideceği için bu hazırlığı susmakla geçiştiriyorlar. Kimi yazarlar, Rusya'nın savaş hazırladığı kanısındalar, ama, savaş, ne de olsa devrimi hazırlayabilir diye, susuyor onlar da. Öyle oluyor ki, bu iki memleket, savaş hazırlıyorlar mı, hazırlamıyorlar mı bilmem ama, savaşı rahat rahat hazırlayabilirler, kimse de kalkıp, bunu yapmanın doğru olmadığını ulu orta söyleyemez.
                 Böylece, yazar nasıl kullanacağını bilmediği bir sorumluluk içinde ve belki de bugüne kadar, insanları düşündüren sorunların en yalınları karşısında, bu durumda bulunuyor. Hemen söyleyeyim ki, yazarı fazla ilginç göstermek niyetinde değilim, onun durumu bütün insanların durumundan farksızdır. Ne var ki, o, konuşma yolunu seçtiği için bunları konuşmak zorundadır. Peki, ama ne diyecek?
                 Burada da, öyle sanıyorum ki, şekilci de olsa, hayli açık bir davranış var. özgürlük adına yazarın haksızlığa, yani nereden gelirse gelsin, kötüye karşı koması, zorbalıkla savaşması gerektiği su götürmez. Her türlü zorbalığı kötülemek zorundadır, ister dostları zorbalık etsin, ister düşmanları; isterse bu zorbalık, XVIII. Yüzyıl ilkelerini, bir çeşit demokrasiyi korumak için olsun. Ama, bunu yaptı mı, işçi sınıfının zorbalıklarını, Sovyet Rusya'nın zorbalıklarını kötüleyecek. Çünkü, amacını unutup, yollar üzerinde duran bir davranışa varacaktır. Zorbalığı ne adına kötülüyoruz, onu bilmemiz gerek. Bilmemiz gerek ki, biz bir zorbalık dünyasında yaşıyoruz, zorbalık onu kullananların bulduğu bir şey değildir, her şeyde zorbalık var. ama, bu durumda, önce yazarın kendi için bir zorbalık kuramı araması, birçok zorbalık çeşitleri olduğunu anlaması, zorbalığa karşı zorbalık olduğunu anlaması gerek.
                 Rusya'nın işgal ettiği memleketlerde bir milyon insan sürülmüş olabilir. Peki, diyorlar ki bana, buna karşı sesimizi var gücümüzle yükseltmeliyiz. Yine diyorlar ki bana, Alabama'da bir zencinin linç edilmesi pek acıklı bir şeydir, ama bir tek zenci linç edilsin; burada bir kişi, orada bir milyon. Şunu söyleyeyim önce: Bir davranışımız salt ahlâkçı bir davranışsa, bir ile bir milyon arasında bir ayrılık gözetemeyiz, ama, bu davranış biraz biçimci geliyor bana.
                 Başka türlü düşünelim: Bir duruma göre, bu sürgün olduysa, son derece kötü bir şeydir, ama, amaca varmak için bir yoldur. Bu, onu kötü olmaktan çıkarır demiyorum, ama onu bu ışık altında görmemiz gerek. Buna karşılık, zencinin linç edilmesi, kendi içinde süregelen bir durumun sonucudur, şu ya da bu amaca götüren bir yol değildir, düpedüz bir zorbalıktır. On milyon zencinin içinde bulunduğu bir durumun belirtisidir. Onlardan önceki on milyon zenci de bu durumdaydılar, bundan sonra gelecek on milyon zencinin durumu da belki bu olacaktır. Yani, burada da baskı düzeni içinde bulunuyoruz. Her iki durumda, baskı hep aynı nedenlere dayanıyor. 
                 Burada, bir görüşü başka bir görüşe karşı savunmak istemiyorum. Demek istiyorum ki, bir yazar zorbalığı a priori kötülememelidir. Onu, çerçevesi içinde, bir yol diye bakarak kötülemeli ve hele, şunu anlamalıdır ki, çalışılacak şey, zorbalığı toptan ve soyut olarak kötülemek değil, her durumda gerekli olan zorbalığın en azını kurmaktır. Çünkü, bugün her şey zorbacadır. Demek ki, sorun her zorbalığı kötülemek değil, yararsız zorbalığı kötülemektir. Başka bir deyimle, burada sorun, yazarın kendi için çözeceği ve başkalarına anlatmaya çalışacağı sorun amaçlarla yolların ilişkisi sorunudur. Ana sorunlardan biri budur ve biz yazarlar, sorumluluğumuz gereği, bunu çözmeye çalışmalıyız.
                 Diyecek olursanız ki, "Ben zorbalığı kayıtsız şartsız değil, bir amaca yönelmediği ve bu amaca varmak için gerekli zorbalığın en azı olmadığı zaman kötüleyeceğim." bu, sizi, yazar olarak ister istemez, amaç sorununu ortaya koymaya sürükler.
                 Bir yazarın, bir kuramı, bir davranışı, bir işi düpedüz olmaz diye kötülemesi düşünülemez. Bu kötüleme bir şey adına olmak zorundadır. Onun için bugün kurtuluş ve özgürlük sorununu yeniden düşünmemiz gerekir. Anlamalıyız ki, Habeas Corpus bugün bir aldatmacadır diyorsak, daha derin bir özgürlük adına diyoruz; işte o özgürlüğü anlamaya, ona varmaya, onu gerçekleştirmeye çalışmalıyız.
                 Gerçekleşmesi gereken yeni bir özgürlük var. Demek, böyle bir özgürlüğü düşüneceğiz. Makyavelciliği kötülememiz gerekiyorsa, bunu milyonlarca insanın yoksun olduğu bir özgürlük adına yapamayız; makyavelciliğe sığmayan ve bizim tanımlamamız gereken bir özgürlük adına kötülemeliyiz. Ya da şöyle diyelim: Bence bugünün bir yazarı vicdan rahatlığı duyamaz, eğer olumlu ve somut özgürlüğe götürecek sosyalizmi tanımlamamışsa, kendisi de bu yolda değilse ve bu yolu somut olarak belirtmemişse.
                 Yazarın sorumluluğu pek açıktır bugün:
· Özgürlüğün, kurtuluşun olumlu bir kuramını yapmak.
· Zorbalığı, ezilen sınıfların insanları açısından kötüleyecek bir konuma geçmek.
· Amaçlarla yollar arasındaki ilişkiyi belirlemek.
· Bir düzeni gerçekleştirmek ve ayakta tutmak için kullanılan zorbalığın her türlüsüne hemen kendi adına karşı koymak. Bu karşı koyma hiçbir şeyi durdurmaz ya, öyle de olsa.
·                Her zaman, hiç ara vermeden, yılmadan, amaçla yollar sorunu üzerinde, ahlâkla politikanın ilişkileri üzerinde düşünmek. 
                 İşte, çağımızın ve biz yazarların sorunu. İşte, yazarın her zamanki değil, bugünkü sorumluluğu.
                 Yazar, genel olarak, iyi budur, kötü şudur diyecek olursa, sorumluluğunu unutmuş olur. Çünkü, ondan istenen bu değildir. Genel olarak, iyinin ne olduğunu herkes bilir. Ondan istenen, iyi niyetli insanları bu sorunlar üzerinde düşündürmektir. Etkin olup olmaması ayrı bir sorundur. Hem zaten benden istenilen de bundan söz etmek değil. Herhalde şurası su götürmez ki, dünya düzeninde yerlerini hiç alamayacak durumda olan ya da şimdilik alamayacak olan memleketlerden Avrupalı bir yazar, düşüncelerini, bu düşünceler ne olursa olsun, tek başına ne dünya yığınlarına, ne de bugünün tarihinde özel bir önemi olan memleketlerin yığınlarına ulaştırmayı umabilir. Onun için yazar, bir çeşit bayrak koşusuna girecek, yani amacı yalnız kendi memleketinin okurlarını değil, yabancı yazarları da etkilemek olacak; yabancı yazarlar onun, o da yabancı yazarların düşüncelerini, direnişlerini, tanıtımlarını yığınlara iletecek. İşte, bunu için UNESCO gibi bir kurum gereklidir. Yazar, bütün bu dediklerimi yapmaya çalıştıktan sonra, boşuna uğraşmış olabilir. Biz yazarların önlememiz gereken şey, sorumluluğumuzun suçluluğa çevrilmesi ve elli yıl sonra bize şunun söylenmesidir: bu adamlar dünyanın en büyük felaketinin geldiğini gördüler ve sustular.

1946