24 Ağustos 2014 Pazar

Korkulardan Kurtuldum

Ağır ağır çıkıyordu merdivenlerden bin bir düşüncenin içine hapsolmuş bedenini sürükleye sürükleye ilerliyordu. Ayakları ilerlese de zihni durmuş ve derin saplantılara gömülmüş bitmek bilmeyen korkular arasında kalmış bir biçimde, ruhunu meşgul eden korkulardan kurtarmaya çalışıyordu. Zor da olsa evin yolunu bulmuş kapıyı çalıp hızla içeri girip yatağına uzanması bir an içinde olmuştu. İçeriden gelen seslere aldırış etmeden yatağının tadını çıkarmaya başlamıştı. Ama zihnini hala o meşguliyetten kurtaramamıştı. Aklında bin bir soru ve hala zihninde aynı düşünce uyumak istiyor ama bir türlü uyuyamıyordu. Zihnini kemiren sorulara bir cevap bulmak istiyordu.

Bütün bu soruları kendine tek tek soruyor, kendi kendince cevaplar üretmeye çalışıyordu ama bir türlü aradığı cevabı bulamıyordu. Sıkılmıştı ruhu daralıyordu. Olanlara bir anlam yüklemek istiyor ama bir türlü yapamıyordu. Sanki soruların ve hayatının anlamının cevapları kalbindeymiş de kalbini hiç tanımıyormuş gibi hissediyordu.
Darmadağınık olan düşünceleri her dakika zihnine zarar veriyordu. Ürperen bedenine hakim olmaya çalışıyordu. Artık ölümü düşünmeye başlamıştı. Saatinin hızla vuran tik takları zihnini paramparça ediyordu. Başka şeyler düşünmek istiyordu. Fakat bir türlü beceremiyordu. Korkularını zihninden atamıyordu. Uyumaya çalışıyordu ama bir türlü uyuyamıyordu. Saat epey ilerlemişti. Karanlık geceye çöktüğü gibi onunda ruhuna çökmüştü. Korkuyordu, titriyordu, hareket etmiyordu ve her geçen dakika bir kat daha korkuları titreyişleri artıyordu. Sonra düşüncelerinden kurtarmak için bir yol buldu kendince...




Ellerini semaya kaldırdı. Duygularını sakin ve bir başına bırakarak içinden geldiği gibi yakarmaya, yalvarmaya başladı. Her yakarışta ve yalvarışta kararan ruhunun aydınlandığını hissediyordu. Daha içli ve daha içli sesini arşa çarptırırcasına yakarıyordu. Kalbi ve ruhu hafifliyordu. Artık anlamsızlaşan korkulardan ve hislerden kurtulmuştu. Rahat bedeniyle beraber ruhuna da bir hafiflik sarmıştı. Yatağa uzandı, başını ve bedenini sağ tarafa çevirdi. Ölümü hissedercesine derin bir uykuya daldı...

Ahmet Culum

21 Ağustos 2014 Perşembe

Hayalinde İnatçı Genç

Bu öykü, çiftlikten çiftliğe, yarıştan yarışta koşarak atları terbiye etmeye çalışan gezgin bir at terbiyecisinin genç oğluna kadar uzanır. Babasının işi nedeniyle çocuğun orta öğretimi kesintilere uğramıştı. Orta ikideyken, büyüdüğü zaman ne olmak ve yapmak istediği konusunda bir kompozisyon yazmasını istedi hocası. 


Çocuk bütün gece oturup günün birinde at çiftliğine sahip olmayı hedeflediğini anlatan 7 sayfalık bir kompozisyon yazdı. Hayalini en ince ayrıntılarıyla anlattı. Hatta hayalindeki 200 dönümlük çiftliğin krokisini de çizdi. Binaların, ahırların ve koşu yollarının yerlerini gösterdi. Krokiye, 200 dönümlük arazinin üzerine oturacak 1000 metrekarelik evin ayrıntılı planını da ekledi.

 Ertesi Gün hocasına sunduğu 7 sayfalık ödev, tam kalbinin sesiydi. 

İki gün sonra ödevi geri aldı. Kağıdın üzerinde kırmızı Kalemle yazılmış kocaman bir "0" ve "Dersten sonra beni gör" uyarısı vardı. "Neden "0" aldım?" diye merakla sordu hocasına, çocuk. "Bu senin yaşında bir çocuk için gerçekçi olmayan bir hayal" dedi, hocası. "Paran yok. Gezginci bir Aileden geliyorsun. Kaynağınız yok. At çiftliği kurmak büyük para gerektirir. Önce araziyi satın alman lazım. 

Damızlık hayvanlar da alman gerekiyor. Bunu başarman imkansız" ve ekledi: "Eğer ödevini gerçekçi hedefler belirledikten sonra yeniden yazarsan, o zaman notunu yeniden gözden geçiririm." Çocuk evine döndü ve uzun uzun düşündü. Babasına danıştı. "Oğlum" dedi babası "Bu konuda kararını kendin vermelisin.

 Bu senin hayatın için oldukça önemli bir seçim!" 

Çocuk bir hafta kadar düşündükten sonra ödevini hiçbir değişiklik yapmadan geri götürdü hocasına. "Siz verdiğiniz notu değiştirmeyin" dedi. "Ben de hayallerimi."O orta 2 öğrencisi, bugün 200 dönümlük arazi üzerindeki 1000 metrekarelik evinde oturuyor. Yıllar önce yazdığı ödev şöminenin üzerinde çerçevelenmiş olarak asılı. 



Öykünün en can alıcı yanı şu: Aynı öğretmen, geçen yaz 30 öğrencisini bu çiftliğe kamp kurmaya getirdi. Çiftlikten ayrılırken eski öğrencisine "Bak" dedi, "Sana şimdi söyleyebilirim. Ben senin öğretmeninken, hayal hırsızıydım. O yıllarda öğrencilerimden pek çok hayal çaldım. Allah' tan ki, sen, hayalinden vazgeçmeyecek kadar inatçıydın."

7 Ağustos 2014 Perşembe

Unutursun Deyişine



Unutursun 'Deyişine'

unutmak, yıldızların ciğerine saplanan 

bir lâle yaprağına gömmektir sevgiliyi 
unutmak, bir kaktüsün küllerinde ansızın 
alevli bir tapınak eylemektir sevgiyi 
unutmak, semendere zehir sunmaktır, gülüm 
taş dolu yüreklerin lügatinde bulursun 
unutmak, sessizliğe yine kanmaktır, gülüm 
unutulursa şair, sen de unutulursun 



bir dağın bir kuyuya tıhum ektiği yerde 
balığın yüzgecinden irin döktüğü yerde 
kralın, kölelerin emrinde yürüdüğü 
geminin bir köpükte okyanus aradığı 
ay'ın arzı terkedip gökte durduğu ândaa 
serseri bir kurşunun ay'ı vurduğu ânda 
başını ellerinin arasına al ve dur 
işte o lahza gülüm, bu can seni unutur 



unutmak, bir saatin kırılan camlarında 
zamanı çürüterek öldürmektir sevgiyi 
unutmak, bayramlığı giydirilen çocuğun 
aldatılan göğsünde vurmaktır sevgiliyi 
unutmak, bir ülkenin tozlu kaldırımlarında 
taşlara boğdurmaktır yağız atlı yiğidi 
unutmak, susturmaktır yolların ayrımında 
şairlere can veren muhteşem bir ağıdı 
unutmak, koparmaktır çiçekleri dalından 
sisli bir yalnızlığın ekseninde bulursun 
unutmak, ayırmaktır arıları balından 
unutulursa şair, sen de unutulursun



Nurullah Genç

19 Temmuz 2014 Cumartesi

Sevgiye Giden Yol 'Samimiyet'

Bir insanın sevildiğini bilmesi ve bunu hissetmesi çok güzel bir duygu. İşte insanı hayata bağlayan ve belki de ayakta tutan en önemli nedenlerden biri de bu sanırım.
Gerçek bir sevgi ve ilgi görmek kimi zaman kişiyi hiç bilmediği güzel sonuçlara hiç tatmadığı muhteşem duygulara eriştirebiliyor. Aslında bu gerçek sevgi ve ilginin altında yatan en önemli sebep samimi bir insan olabilmekten geçiyor. Çünkü samimiyet, kişinin kendi için istediğini bir başkası için de istemesinin anahtarıdır. Bu anahtar insanın hiç açılmamış kapıları açmasına vesile oluyor. Yani daha önce hiç göremediğimiz ama aslında burnumuzun dibinde olan şeyleri görmemizi sağlıyor. Samimi davranışlarımız  aslında kişiliğimizin bir göstergesidir. Bizi biz yapan bir değerdir. İnsan kendisi olursa, samimi olur ve samimi olursa sevilir. Sevgiye muhtaç dediğimiz insanların aslında samimiyete muhtaç olduğunu farkına varmamız gerekir.

Bir insanın sevgisizlikten yakınmasının sebebi de samimi bir dost ve arkadaş bulamamasındandır. Sevginin yokluğu değildir insanları yalnızlığa iten samimi insanların yokluğudur. Kişi kendi duygularını ve düşüncelerini birine aktarırken veya anlatırken karşıdakinin de olaya kendi gibi bakmasını, anlamasını, hissetmesini ister. Eğer duygularını aktarırken karşıdaki seni senin gibi anlamıyorsa ya da senin hissettiklerini senin gibi hissetmiyorsa o insanın samimi olduğunu söylemezsin. Çünkü senin dertlerinle dertlenen senin mutluluğunu kendi mutluluğu gibi paylaşan insan samimi bir insandır. Eğer karşınızdaki insan böyle hissetmiyorsa zaten onun samimi olmadığını hemen anlarsınız. Nasıl mı dersiniz? Bunu cümlelere dökecek bir şey bulamadım ama emin olun kalbinizi size en net cevabı verecektir.

İşte sevgiden geçen ve sevgiye yol açan samimi hislerin kişinin sevilmesine vesile olması böyledir. Bir insanın sevilmesi ve ilgi görmesi samimiyetten geçer tamam da eeee diğer kriterler ne olacak diye soracak olursanız. Yani doğruluk, inançlar, güven hissi, vb. durumları kast ediyorsanız. Bunlar zaten samimi bir insanın özelliğinde olan şeylerdir. Başta dedim ya sevildiğini bilmek güzel bir duygu. İşte öyle zannediyorum ki samimi olmamız ve dostlarımıza, arkadaşlarımıza, ailemize, eşimize karşı kendimiz gibi olmamız yani aslında onlar gibi olmamız bu sevgiyi güçlendiriyor ve kalpleri birbirine bağlıyor. Mecazen böyle olduğu gibi bizi yaratana karşı samimi olan duygularımızda ve ibadetimizde bizi rabbimizin makamında değerli kılıyor. Rabbim bizi samimi olan kullarından eylesin... Amin...






Read more at http://filozofundefteri.blogspot.com/2014/07/sevgiye-giden-yol-samimiyet.html#bddEPu1tkaRZF45C.99






15 Temmuz 2014 Salı

Günler - Cemil Meriç

Günler nehir gibi akmıyor. Nehrin serinliği var, sularında yıkanabilirsiniz, gümüş pullu balıklar yaşar koynunda nehrin... Hayata zincirliyiz kollarımızdan, zaaflarımızdan çiviliyiz.

Ve günler, çehrelerinde kamçıdan sert bir istihza. Ve günler, bakışlarında hançer... birer birer geçiyor önümüzden. Kimi suratımıza tükürüyor durup, kimi tokatlıyor bizi. Kim çözecek ellerimizi Tanrım? Kim çözecek?... Günler kükreyerek geçen canavarlara benziyor, uluyarak geçen canavarlara... Gök karanlık, kulaklarımızda acı bir nâra...

Nehre benzemez günler Heraklit! Yanan alnımızı serinletir kardeş suları nehrin. Nehir bir gözyaşıdır, bize ağlayan. Nehir bir busedir. Nehrin sularında gök var, altın yıldızlarıyla gök.

Neden azgın rüzgârların önüne kattığı kumlara benzetmedin günlerin geçişini, neden dökülen yapraklara benzetmedin, eriyen kara benzetmedin Koca Hafız! Günler belki de önünüzden şuh birer kadın gibi göz süzerek geçiyordu. Bir an serin bir rüzgâr gibi dostça dolaşıyordu yanan alnınızda parmakları. Günler birer arı, siz kovandınız. Belki zaman zaman yandınız alevden dudaklarıyla, ama aydınlandınız, aydınlattınız... Günler belki dilber zaman zaman, belki o canavarlar kafilesinden sonra bir Meryem, bir Mesalina. Ama zincirli ellerin, koparsan da zincirlerini, günlerin saçını okşayamazsın, kadın sandığın canavarlaşır birden, Meryem ifritleşir, Mesalina ısırır parmaklarını zavallı dostum! Çok çok, yırtılan entarilerinden birer parça kalır avuçlarında...



Korkuyorum günlerden, korkuyorum. Uçsuz bucaksız bir uçurum günler, anlamıyorum söylediklerini. Dört nala giden azgın bir atın yelelerini sarılmışız bir elimizle, yarların arasından geçiyoruz... ve tarlalarda başaklar, şiirin başakları; mânânın başakları... Yoluyoruz yolabildiğimiz kadar. Yazık ki dikenle başak yan yana ve avuçlarımızda, bir avuç diken, bir avuç ısırgan!

Günler birer kelebek belki. Ama ellerine konmuyorlar ki bilesin ve bir ânda tozlaşan o çiçekleri hatıraların defterine gözyaşlarınla iğneleyesin! Günler birer kuş belki de. Neden saçlarına konmuyorlar? Kanatları birer el gibi dokunsa alnına ne olur?

Günler senden birer parça götüren haramiler, kırk haramiler, kırk bin haramiler. Günler sam yeli, sen çöl, sen kumdan bir tepecik. Günler yaramaz birer çocuk, sen çerden çöpten kurdukları bir evcik... Günler geçiyorlar, geçtiler... Her biri bir parçanı kopardı, koparacak... Onlardan sana ne kaldı? Hiç. Senden onlara şarkıların kalacak. Ne şarkıları?

Günler bir akbaba, çelikten gagası bu akbabanın ciğerlerine kadar saplanmıyor ki avaz avaz bağırasın, ışık olsun çığlığın, fırtına olsun, baykuş olsun, kurt olsun... Çelikten gagası akbabanın alnında dolaşıyor biteviye. Muhteşem değil ıstırabın, parlak değil... Günler bir akbaba ama gagaları çelikten değil ve sen Kaflara değil, karanlıklara zincirlisin. Karanlık demek adem demek, adem yani mutlak, yani Tanrı, yani sükut. Adem şarkı söyler mi ahmak!

Günleri saçlarından yakalayacaksın, canavar, bir genç kız oluverecek. Gözlerinin içine bakacaksın günlerin. Birer ağaç gibi meyve verecek günler. Günler kısır değil, kısır olan sensin. Günler erkeğin karşısında diz çöker... İhtiyar Homer'in yaralı ayaklarını lepiska saçları ile okşayan onlar değil mi? Hâlâ donuk göz bebekleri ihtiyar Homer'in, onlar için kutsal birer ateş...

Seni denemek istiyor günler, dostum. Onlar birer masal sfenksi, büyülerini çözdün mü perileşirler, akbaba güvercinleşir, yardan yara atlayan kızgın küheylan, seni Himalaya'ya, Olemp'e kanatlandırır. Senin Himalaya'da işin ne? İstemiyorsun, günleri kelimeleştirmek istemiyorsun. Mezarlaşan saatleri hayata kavuşturmak, ölüleri diriltmek belki elinde, ne biliyorsun. Belki kader bütün oklarını bunun için saplıyor kalbine. İstiyor ki, oradan akan kan günlere dokunarak ebedileştirsin onları... Kan ve gözyaşı: simyagerlerin aradığı felsefe taşı.

23.1.1963

7 Temmuz 2014 Pazartesi

Bir Yalnızlık Gecesinin Vehimleri

"Büyükbabam gözümün önünde öldü. Yorganın altından fırlamış, yeşile çalan sarı renkte kupkuru bir ayak... Buruşuk bir yorgan... Arkasına yastıklar doldurulan hasta, yatağa yarı oturmuş vaziyette, baygın gözleriyle uzak, göz alabildiğine uzak bir âleme dalmış...
Tam bu vaziyette, enseye incecik bir iplikle bağlı gibi duran kafanın göğse düşüşü...
Ne o? Gayet ufak bir hâdise!... Bir baş göğüse düştü... Bu adam öldü mü? Bu adam yok mu artık?
Nasıl olur? Ömrü buna göre ne hâdiselerle dolu olan bu adamın bu kadar ufak bir hareketle içimizden büsbütün gittiğine, yok olduğuna nasıl inanırız?
Mümkün değil, çıldırırız, yine inanmayız. Halbuki çıldırmayız. O halde inanır mıyız? İnanmayız da... Hattâ öyle anlarımız olur ki, "bak bak, deriz; şimdi, şimdi kapı açılacak ve büyükbabam içeriye girecek sanıyorum!" İnanmayız da, onsuz yaşamaya nasıl razı oluruz? Razı da olmayız. Herşeye rağmen onsuz yaşamaya alışmamak elimizde değildir. Ah, alışmak!... Hislerimizin şimşeğini bir saniyenin ummânında bir katre kadar yaşatıp yutan dipsiz uçurum...



• • •
Bu şeylerin üstünden yıllar geçtikten sonra o kadar korktuğum bu evde, yapayalnız, bir gece geçirdim. Yapayalnız bir gece, o kadar korktuğum bu evde... Eski uğultulu âlem sanki bacalardan ve pencerelerden süzülüp gitmişti. Ölenlerle kalanların birbirinden farkı yoktu. Mademki biri yaşadığı halde yok olabiliyordu, öbürü de yok olduğu halde yaşayabilirdi.
O gece hayâlimde sağlarla ölülerin birindeki varlık, ötekindeki yokluk esasları öyle bir birleşmişti ki, ateşi kırk dereceyi geçen bir hastanın vehim dediğimiz ölçüsüz hassasiyetiyle, ölüleri dirilerden daha mükemmel ve tam bir fiilin şartları içinde yaşıyor farzettim.
Odamın kapısını, küçüklüğümden kalma tabiî bir sevkle sımsıkı kapamış ve eski bir konsol üzerinde duran altı mumlu iki şamdanın bütün mumlarını yakmıştım. Odanın bir köşesinde bir koltuğa gömülmüş, düşünüyordum. Derin bir suda yüzerken bir anda altında kaç kulaç su bulunduğunu düşünüp bütün kuvvet ve cesaretini kaybeden bir yüzücü gibi, o anda benden başka içinde kimse bulunmayan yirmi odalı evi düşünüyor ve korkup korkmadığımı kendime soramıyordum. Ta karşımdaki duvarda, kızkardeşimin ufak bir fotoğrafıyla, büyük babamın adam boyu, yağlı boya bir resmi vardı. İki ölünün resimleri...
Gözlerim resimlerden mâziye aktı. Kızkardeşim elinde hafifçe ısırılmış bir elmayla yanıma geldi ve bir ayağını arkaya, bir elini omuzuma atarak yalvarmaya başladı: - Kuzum ağabeyciğim, büyükbabamın sana verdiği bir lirayı ver de, sana bu elmayı vereyim. Biraz ısırdım amma ziyânı yok..
• • •

Büyükbabamın ölüsünü hamama koymuşlardı. İşte halamın oğluyla beraber ölüyü görmek için bahçeye çıktık ve hamamın yüksek penceresine bir merdiven dayayarak içeriye göz attık. Çocuk merakı... Büyükbabam, teneşirde upuzun yatıyordu. Göz açıp kapayıncaya kadar baktığım ölüden bana çarpan şey, yalnız sakalları; sapsarı derisinin üstünde tane tane yapıştırılmış gibi duran seyrek ve beyaz sakalı oldu. Ölü bir tenden fışkıran, kurumuş otlar gibi ölü ve kıvırcık teller... Yıllar önce ölmüş bir insanın toprak altında çürümüş eczasını birleştiren muhayyilem, onu diriltti de... Birden sezdim ki, oturduğum oda büyükbabamın sağlığında hiç çıkmadığı, işte tam şu karşıki kanepede Fuzulî Divanını okuduğu oda... Büyükbabam köşesinde, Fuzulî Divanını okuyor... Aman Allahım, o sakal, o sakal... Seyrek, beyaz, kıvırcık... Gözlerinde gözlüğü... Kitabın, kenarları yenmiş siyah kabında tırnaklarının çizgisine kadar tanıdığım uzun, ince, fildişi gibi solgun parmakları duruyor. Elbisesi, ayakkabıları, o, o, Büyükbabam... Bir anda tam ve katı bir hakikât elbisesine bürünmüş zehirli bir duygu, tıpkı çukuruna giren bir bilye gibi beynime oturdu ve kulağıma şöyle fısıldadı: 


- Kim demiş sanki, ölüler yaşamıyor? Şu anda sen Büyükbabanı ta karşında görmüyor musun? Yaşasaydı nasıl görecektin? Yine böyle, değil mi? O zaman belki biraz daha açık, daha tabiî, varlığına daha inanmış olarak görecektin! Mâdemki şimdi onu müphem de, bulanık da olsa yine görebiliyorsun, bu görüşün biraz daha tekâmül ettiğini farzet! Biraz daha tekâmül, biraz daha tekâmül... Tekâmülün hududu var mıdır? Boyuna tekâmül... Ne oldu? Büyükbaban bütün varlığıyla karşında, değil mi? Karşındaki vücuda inanıyorsun! Şimdi kalk ayağa, yürü Büyükbabana doğru! Yaklaş, uzat parmağını! Gözlerin öyle ayân görüyor ki, parmağını uzattığın zaman bir cisme değeceğinden eminsin! Dur şimdi, sakın bu emniyet hissini kaybetme; bu hissin üzerinde dur! Tekâmül, biraz daha tekâmül... Tekâmülün hududu yoktur. İşte elin bir maddeye değdi. Büyükbabanın ellerini tuttun! Sesini duymaya gelince, onun sesi çoktan beri kulağında... Dinle, sana ismini söylüyor! Kulak ver, buldun mu o sesin âhengini? Hiç kaçırma! Bu duygunun üzerinde ısrar et! Tekâmül... Ve işte konuşmağa başladın. Onunla konuşuyorsun! Görüyor, dokunuyor ve işitiyorsun! Demek ki, Büyükbaban yaşıyor. Bu kadar açık gördüğün, ellerini avucunda tuttuğun ve sesini beyninde dinlediğin bir vücut var değilse, o halde hiçbir şey var değil.. Bana var olan bir şey göster! Meselâ şu masa... Ben diyorum ki, masa yoktur! Gözünle görüyorsun, değil mi? Gözünle gördüğün şeyin o olduğunu ne biliyorsun? Çünkü elinle de dokunuyor, vurduğun zaman sesini kulağınla da duyuyorsun! Beş duygunla birden onun varlığını kaydediyorsun. Halbuki tutmak ayrı, görmek ayrı... Tuttuğun şeyi nasıl görebilirsin? Duymak ayrı, tutmak ayrı... Duyduğun şeyi nasıl tutabilirsin?
Bütün bu anlayış vâsıtaları, birbirini kontrol etmek hakkına mâlik değil... Hepsi kendi cinslerinden bir vâsıtayla ayrı ayrı kontrole muhtaç... Beş duygumuzun müşterek ve tek bir duygu halinde, bir varlığın künhüne yalnızca varabilen bir altıncısı nerede?
Farzet ki, gözün kör, kulağın sağır, uzviyetin de, donmuş bir parmak gibi dokunduğu yerin temasını hissetmeyecek kadar uyuşuk... Şimdi senin için dünya boşluk gibi bir şeydir. Fezanın ta kendisidir. Yere basmıyorsun, çünkü ayakların duymuyor. Gözün görmüyor ve kulağın işitmiyor. Havada yürür gibi yürü! Önüne bir duvar geldi. Çarp!... Ne malûm çarptığın? Çarptığını duymayacaksın ki, duvar yoluna engel olabilsin. Sen kendini yürür farzettikten sonra yürümediğini sana kim ispat edecek? Yere düştün! Ne malûm? Sen kendini, yerde yattığın halde bile göğe doğru bir yol istikâmetinde yürüyor bildikten sonra... Hissediyor musun? Bak, bir kaç duygunun iptaliyle kâinat ne hale giriyor? Fizik varlıklar nasıl hacimsiz bir satha ve sonra satıhsız bir fezaya doğru gidiyor? Hani bunların hepsi vardı? Birkaç hissimiz iptâl edilir edilmez nereye gittiler? O hâlde yok, değil mi, hiçbir şey yok... İster öyle diyelim, ister herşey var diyelim. Herhalde herşey var diyelim. Gözümüzün görmeyeceği ve kulağımızın duymayacağı şekilsiz vücutlar ve vücutsuz şekiller var... Bilhassa ölüler ve mâzi var... Hassasiyetimiz bir kere tabiînin üstüne çıkınca bizim için yepyeni bir âlem başlayacaktır. Girelim o âleme! Orada kaçırılmış bütün ânlarımızı, mazimizi ve ölülerimizi bulacağız. Sağır bir odaya kapandığımız zaman dışarıda uğuldayan şehirden ne kadar eminsek, ölülerimize de o kadar inanalım! İçinden bir kere geçip, bir daha görmediğimiz bir sokakla, bir ölünün farkı ne? O sokağı görmediğimiz ve bir daha görmeyeceğimiz halde yerinde sanıyoruz da, ölülerimizi, belki göreceğimiz halde yok biliyoruz. Bir inanış farkı...
Ölüler yaşıyor, ânlar yaşıyor; bütün hisler, fikirler, heyecanlar fezada, aklın gidemeyeceği kadar uzak ve başka bir iklimde ve muallâkta, dumandan buz haline geçmiş billûr ve sivri kayalıklar şeklinde yaşıyor, herşey yaşıyor..."


Necip Fazıl Kısakürek

Acıları Unutmak

Bir doğruya temas edemediğimiz de veya bir doğru bulamadığımız da ya da doğru bir insana rastlamadığımız da neden herkesin böyle olacağını düşünürüz. Bir kaç kişiye bakarak geneli yargılamamız ne kadar doğru geliyor kulaklarınıza. Bir kaç hata ve bir kaç yanlıştan sonra kendi kendimize kurguladığımız bu zihinsel düşünceyi nereye kadar sürdürmeyi düşünüyoruz. 
Doğru bir insana rastladığımızda nasıl ki herkesin doğru olduğunu  söyleyemiyorsak, yanlış bir insana rastladığımızda da herkesin yanlış olacağını söyleyemeyiz. İnsanları anlamaya çalışmak yerine önce ön yargılarımızı öne sürmemizin sebebini anlayabiliyor musunuz? Yaşadığımız ve geçmişte kalan hatıraları sanki yeni yaşanmış gibi hissetmemizin sebepleri neler?


Zihnimizde oluşan acı hatıralar ister istemez bir karar verirken bir paket gibi karşımıza çıkıyor ve dur sakın bir yanlış daha yapıp kendini üzme diye bizi uyarıyor. Oysa bu uyarı sadece zihnimizde oluşan ve kurguladığımız o acı hatıraların sürekli tekrar edeceği hissine varmamızdan kaynaklanıyor. Aslında bir daha aynı üzücü olayı yaşamamak için kaçtığımız yolların bize ne kadar zarar verdiğinin farkında değiliz.  Aslında bu olayların zihnimizde saklı kalması bizi bu davranışlara itiyor. 
Yaşadığımız en basit hatıralar ise aşk acıları ve aşk kalıntılarıdır. Zihnimizde yer edinen ve uzun bir zaman geçmesine rağmen unutamadığımız aşk acıları ister istemez bizi o konu hakkında olumsuz düşüncelere sevk ediyor. Aşk acısı yaşamış bir çok insandan şunları duyarsınız. '' bir daha asla kimseye kendimi kaptırmayacağım'', ''aşk, maşk hikaye hepsi yalan'', ya da çok sık duyduğum ve duyduğumuz erkeksiniz işte hepiniz aynısınız'' sözlerinin temelinde yatan şeyin aslında yaşanmış acı aşk hatıraların anımsanması ve tekrar hatırlanmasından kaynaklanıyor.
Peki bu aşk acıları ve hatıralar zihnimizden silinir mi ? bu soruyu cevaplayarak yazımızı burda bitirelim.

*Yaşanılan ve öğrenilen her şey, beynin ana belleklerinde kayıt altına alınır. İlk öğrenilenler en altta en son kayıtlananlar da en üstte olmak üzere hafıza katmanları oluşur. En son hafıza kayıtlarına giren bilgiler en iyi, en eskiler ise en zor hatırlanır. Böylece geçmişte yaşananlar yıllar geçtikte hafıza katmanları arasında kaybolur ve gittikçe silikleşir. Bu fizyolojik durum nedeniyle geçmişte yaşanan acı ve üzücü bellek kayıtları zamanla tazeliğini kaybeder ve eskisi gibi acı vermez olur. Alzheimer ve diğer demanslarda ise tablo tersine işler. Burada yeni kayıtlar unutulurken, eski hatıralar daha netleşir. Bu durum aileleri genelde yanıltır ve hastaların daha geç doktora götürülmesine neden olur. çünkü örneğin 30 sene öncesini herkesten daha iyi ve net hatırlayan kişinin yakın hafıza kaybı üzerinde pek durulmaz ve hatta tam tersi hafızası çok güçlü şeklinde tasvir edilir.

Evet, acı hatıra kayıtlarını, bilgisayarlarda ki gibi, silme tuşuna basarak tamamen silmek mümkün olmasa da acı hatırların etkisini azaltan çeşitli yöntemler vardır. Günümüzde acı ve üzücü hatıraların etkisini yok etmek ya da azaltmak veya bilinç altını temizlemek için hipnoz, EFT, NLP, meditasyon, kuantum olumlama, TMS ve EMDR terapi teknikleri gibi bir çok metod vardır. Bunların içerisinde beynin ön bölgesindeki sosyal hafızayı resetleyen ve daha somut bir tedavi gibi duran TMS seanslarının daha etkili olduğunu söyleyebiliriz.”
*(http://www.reemnp.com/istenmeyen-hatiralari-silmek-mumkun-mu)

Ahmet Culum

2 Temmuz 2014 Çarşamba

İlk Duyuşta Aşk

‘İlk görüşte aşka inanır mısınız?’ diye çok sık karşılaştığımız, ya da birilerinden duyduğumuz bir soru var. Evet ya da hayır diye cevap verenlerimiz vardır içimizde şuan. Ben ilk görüşte aşka inanırım ama ilk bakışta aşk yoktur. Bakmak ve görmek…
Şems-i Tebrizinin ifade ettiği gibi; herkes bakar ama herkes göremez İlk bakışta aşk nedir biliyor musunuz? Kalbin boştur, bir heyecan arıyorsundur, biraz da nefsaniyet meftelidir kalbinin hülyaları, bir bakarsın; ‘’çok hoş çocuk dersin, baktıkça bakasım var dersin ya da güzel kızmış be’’ gibi sözlerle sadece dış görünüşüne dikkat çektiğimizi ifade ederiz ama dikkat edin sadece dış görünüş! Dinimizde ikinci bakıştan hesaba çekileceğiz dostlar. Bunlar perdelerin arkasında kalıyor belki. Şu an zihinlerimizde öyle ama. 


Görmek nedir peki? Mesela bir sene iki sene ya da bir müddet birlikte aynı ortamdasınızdır ya da bir yerlerde karşılaşırsınız ama onun farkında değilsinizdir, dikkatinizi çekmez, kendinizi beğendirmek için çabalara girmezsiniz sonra birden bir rüzgar eser kalbinizde, bir hareketi belki de her gün duyduğunuz bir sözündeki mana, ya da sizin kıymetlilerinize dokunan bir duruş bir anda sizi aşık edebilir. Ya sen nereden çıktın, sen nerelerdeydin, ben neredeyim, ben nasıl fark etmedim … işte benim literatürümde ilk görüşte aşk budur. İlk farkına vardığınız anda ilk gördüğünüz anda onu sizin sevginizi farklı kıldığı, herkesle birlikteyken göremediğinizi gördüğünüz andaki aşktır. Ve bence en kıymetlisi, en dokunulmazı, en narini de budur..


Zeynep Kekillioğlu

26 Haziran 2014 Perşembe

Demir Kütleler Senfonisi

jet bir iki üç
Aç karnına pipo içtim. iş olsun diye tıraş oldum. Öğleyin baba Seit geldi, gitti helva ekmekle bir paket sigara getirdi. Yemekten sonra üst üste iki sigara içtim. Çok zevkli oldu. Sonra Adilin mektubunu bir daha okudum. Bir cevap yazdım ama deftere. Buluşunca -kimbilir belki hiç buluşmayacağız- beraber okuruz diye.
-Döşemeye sırt üstü yatınca kolumu başının altına koydum. Üçüncü sigarayı o zaman yaktım. "İstanbul mu"diyor Adil. "İstanbul senin havana bağlı, bir okka muşmula. göz açıp kapayıncaya kadar. Akşam Emirgandaydık. Denize karşı saz çalıp oyanadık. Hayrı oynamadı. Hiç görmüş-müy-müşük onun oynadığını. Hergele Mebuluğa adaylığını koyacak herhalde. Ben halay çektim. İyi halaya çektim. -Sonrada binmetre aşağımda deniz, önüm uçurum, yeşil uçurum. Kayaların başlarinda çamlar. Ta derinden denizin hışırtısı. Martılar ayaklarımın altında kaynaşan beyaz leke.

Aşağıda ses oyuncakları yanklar, arkam orman -Bu Sait Faik'in adası. Bir gittim, bir daha gittim, yine gideceğim, sen gelirsen beraber de gideriz. Ulan A. Cahit, şu şeyi bana dört başı mamur anlatsana aslanım. Ulan Cahit be, tuh be, yeni aşkından alenen bahsetmen için teklif mi bekliyorsun. Prensip meselesimi. Keşke burada olsaydın." Attım Adilin mektubunu kapıdan yana. Kendi kendime Mut'u düşündüm. eşekti canım bizim sevdiğimiz Adille dedim. Duvara karşı. Haza eşekti. İnsan karnı doyunca böyle oluyor zahir. Mut değersizdi ama iyiydi. Dünya iyi be. Her ne kadar gökyüzünde işliyen uçaklar iptida ise de Dünya iyi..
demir kütle - senfoni 1 -
Tam uçak lafı ile beynimin derisine binlerce jet sokulup karıncalanmaya başladı kafam. Elimi yana bıraktım. Parmaklarımın arasından sigara kaydı. Gözlerimin duvarda bir noktaya takılıp kaldılar. Orada ihtimal bir resim vardı. Bakışımı kolumu, yada bir tek parmağımı oynatabilmek elimden gelmiyorda böyle buz kesilmiş duruyorsam, demirden kütlelerle gökyüzünde dolaşmayı düşüneceğimk, gökyüzünde olamamanın acısını duyacağım demekti, ayrıca kriz demekti bu tehlikeydi. Sonunda sarsılmalar içinde doğrultacak, belirsiz korkular yüzünden, gözle görülmiyen böcekler yüzünden titriyecek, hırsla ağlıyacaktım. Bunu iyi biliyordum önceden bilmesine, ne varki kımıldamak, kalkıp sokağa, insan oğluna, yaşamının dış tarafına kendimi atabilmek için ufacık bir hareket yapmam gerekirdi. Parmağım oyanasa yapabilirdim bunu. Hiçbir şeyim, kılım bile oynamadı. Sırtüstü külçe gibi kaldım. İçimden siniklerim oynamaya başladı. SÂR'a.
duvarlar kadar sükûti elektronik beyinler kadar işlek
Muhayyel bir gökyüzünde yada odanın bilinmeyen noktalarında atom harmanı binlerce demir kütle. Objektifi yukarıya kaldırıp gökyüzünün 36 poz resmini alıp bunu insanoğlusunun enayi krallıllarıyla eşitlemek, yada içinde ihtilâl yada buhran, cinnet olmayan beyinlere şişeye tapa basar gibi dinamitler sokmak ve ateşlemek.. galiba bunu istiyorum. İşte, beynimin sinir düğümlerinde, beyin akreplerim böyle baş kaldırıyorlar.
Yüzlerce demir kütleleri gökyüzünde iki kat arasında dolaştırıyorken "uçmanın anlamına varmak için aşkı değerlendirmek şarttır" diyen kral Adile ben yapmalıyım. (...Ama sana inek derken bir pislik yoktu içimde.) YOKTU (Sadece alicenap demyi unuttum okadar) UNUTTUM (evet dostum sen alicenap bir ineksin) ÖYLEYİMDİR (Peki ama ben neyim?) BİLMEM (ne dersen de ulan hiç kızmayacağım?) KIZMIYACAKSIN (Şimdi ne düşünüyorum biliyormusun?) BİLİYOR MUYUM (ben hangi kafaya uydumda seni üzdüm) ÜZDÜN (fakat bildiğim bir şey var) VAR (Ciğersiz bir kaltağın sebebine senin gibi bir dosttan oluyordum az daha) OLUYORDUN (Uğrama bir daha b ukente, başkente) UĞRAMAM (Gelsem bile içinde tecssül olmasın) OLMASIN (İnsanın iç dünyası nisbeten daha iyi) DAHA İYİ (Kim ne derse desin insan kardeşlerinin yoluna) AZ MI (Biri Aleys değil mi şimdi) ALEYS (İçimden gidip bulmak geliyor onu) ONU (Ama nesöylerim kendisine?) NE SÖYLERSİN (Ne söylememki?) Kİ (Önce sen alicenap bir aptalsın derim herhalde) DE (Gerisi çorap söküğü gibi gelir) OF GELSİN (Biliyorum bunları duyunca eteklerinin tutuşacağını) ÖYLE (Aman diyeceksin, haltetme) HALTETME (etmem) ETME (Ama şunu bil A. Cahit Z. Senin Aleysinin benim Turnam'dan, benim Turnamın Erdoğan Çokdurunun Topal Zeynosundah farkı yok) YOK. Ama var vaaarr...
Gökte iki kanad arasında, alev alev, taze mem uçlarına gidiyorken demir kütlenin kusmuğuna, Aleysinin göz bebeklerine başkente bir adam gömülmek üzereyken, muhalif aşk solukları nirengi noktası almış üzerime doğru, bana doğru çıldırasıya geliyor. Gelsin bakalım.
umutsuz
Duvardaki resim soyunmuş kadın, anladım. Göz bebeklerim oynadı, duvarda gezindi, pencereden dışarı bakmıya başladım. Kalkınca az sarsıldım, titremedim. Giyindim dışarı çıktım. İçimden hırsla ağlamak geldi. İnsanların içinde yapamadım. Onlar bir sürü adamlardı, ben de başka bir adam değildim. Hep onlar gibiydim. Karanlıktı ama, bu onlar gibi olmamı önlemiyordu. Nasıl oluyorda, daha biraz önce odanın belirsiz noktalarındaki böceklerden beyni elektroniklenmiş ayrılmışken ben başka olmuyordum. Sustum Gökyüzüne bir baktım da damar damar işlenmiş sema etrafta başkalık yoktu. Sevişecekmiş gibi bir sema vardı bir ben. Ben de başka bir adam değildim. Sustum ve kristal vazolar satan bir dükkanda abtal abtal bakınan bir su aygırı düşündüm. Yaşamamın beni, benim Tanrıyı anlamam kadar...
finiş yada BEN BUYUM 


Yorgundum, öyleki batıparka doğru yürümeye başladım. Gece albildgine, uykuyu bir asır geciktirecek kadar güzeldi. Maraş karanlık kentinin tek kayda değer tarafı. Ama, ya öbür gecelerin, Luna Parkların demir kütlelerin olduğu, Eyfelin olduğu kent, başkent. "gelme bir dah bu kente" of kıyma bana. Kolay mı ataman. Dostum bak benim göz bebeklerimin rengine, kolay mı. Ben eski A. Cahit, o renkli, koyu A. Cahit z'yim hep. ama hep.
Sen ben, Eyfel - tuhbe ismini bile ağzıma almıyacaktım - hep aynıyız. Kişioğlundan, bütün hata ve sevaplarına rağmen rahatsız olmamak, ona aldırmamak, bütün insan kardeşliğimize. İnsanlığın bilinmeyen bir metresten piçi olmak kişi olmak, bütün kuralların saçma sınırlarına girip kişi olmak. Bu benim ahlâkıma, havailiğime, derbederliğime exsistansialistiğime -bazıları böyle derde- aykırı. Ben tam Batıparkta, Mut'un geriye kalmış taş yapısı saltanatının önünde, bin kere daha üst üste anlıyorum: Ben ufak heyecanlarını yada kuruntularını devlet yapıp onun sönürgesi olan, kızan, -bağıran, kızınca kutsal kuralları, kutsal varlıkları, herşeyi depip  dilediğini yapan öfkeli bir adamım. Of iyi oldu bunu söyledim. Galiba iyi oldum. - Batıparktan içeri girdim.
eyfel - senfoni 2 -
Batıparkta oturdum. Baba Said olsa simid alır yerdim. Üstüne sigara içerdim, zevkli olurdu. Sırtüstü çimenlere yattım. Adil olsa aynı şeyi yapardı. Rasim, Ali, Alaeddin, İhsan, Şeref olsa edebiyattan, aşktan konuşurduk. Memet olsa yıldızları görünce astronomiden söz açardı. Sümer, Ahmet Yaşar, krallığı tutar, kalk gidelim uykum geldi derdi. Halbuki gece, gökyüzü, insanın uykusunu bir asır geciktirecek kırattaydı. - Sigara paketini çıkardım. (ORKİDE'm, Martıcıklar aşkına bana gel, aşkı günahlıyalım)
2 3 yavru gelse bir yavru daha gelecek. Karanlıkta gözlerinin içine bakacağım yada bakıyorum. Bir masaya dut ağacının, yıldızların altına oturuyor. Güzel yavru iyi yavru. Gülüşünü, yürümesini, bakışını seviyorum. Ağzının iki ucunda, gülüverecekmiş gibi iki pembe çizgi çok hoşuma gidiyor. Ah ben bunu birine daha anlattım. Hemiyi anlattım. Söyle Orhan abi. ya sen Ataman, söyleseniz ya. Ama siz uzağımda karanlıkta durur, bana çıplak gözlerinizi çevirirsiniz. Ben akılcı enayi krallar için önemli birkişi olmaya devam edeceğim, halbuki masada kırmızı ceketli yavruyla, bu kötü, bu karanlık tentte bakma oyuncaklar ile oyalanmak... normal kişi olmaktan çıkmak, hep bu aklımda. Kişi olamaktan çıkmak, çıkmak, çıkmak. Kafam atıyor. Uzak olmak, bakmalarda kalmak, erişemeymek, yavruya, kitaba, dudağa, kalbe, müziğe, resime, güzele, sanata, dünyaya, kainata. Tek kelimeyle mi. Eyfele Eyfele. Her gece Eyfel üzerime geliyor. üzerime bin mil hızla Eyfel, Of Eyfel eyfel güzel kız. - Batıparktan kaçtım.



Cahit Zarifoğlu

2 Haziran 2014 Pazartesi

Aşk Üzerine Denemeler - 1

Elbette ki herkes aşkın varlığını merak ediyor. Öğrenmeye ve yaşamaya çalışıyor. Aşk hakkında fikir edinmek için elbette bir çok olanak var. Aşktan bahseden yayımlanmış milyonlarca kitap var. Bunlardan birini veya bir çoğunu alıp okuyarak aşk hakkında fikir edinebilirsiniz. Fakat hakiki aşkı arıyorsak ve yaşamak istiyorsak o yoldan daha evvel yürümüş insanlara bakmak ve onların sesine kulak vermek gerek. Belki böylece aşkın hakiki boyutuna varabiliriz.

Bu yüzden aşktan bahsetmeye başladığımıza göre elimizden geldiğince bizde yaşanmışlıklardan yola çıkarak bu yolu, bu uzun ve meşakketli yolculuğu hepinizin bildiğini tahmin ettiğim Leyla ile Mecnun’un hikayesinden başlayarak anlatalım. Hani aşkı yüzünden deli, divane (Mecnun) olan Kays’ın hikayesi. Hepimizin bildiği bu hikayenin özellikle şu kısmı aklımızda yer edinmiştir. Kays’ın Leyla’ya olan sevgisi ve bağlılığı yüzünden deli, divane gezdiğini görenler onun haline acıyıp ona ‘’Sen bu kız uğrunda deli, divane oldun ama bu kız o kadar da güzel bir kız değil ki’’ demişlerdi. Mecnun ise onlara dönüp: ‘’Siz bir de onu benim gözümden görün’’ diye cevap vermişti. İşte buradan da anlıyoruz ki aşık’ın maşuk’a olan bakış açısı çok farklıdır o herkesin gözünden görmez. O herkesten farklı bakar. Bu yüzdendir ki aşkın başlangıcı ‘’görme’’dir. Hani dilimizde çok tabir edilen ‘’ilk görüşte aşık oldum’’ ifadesinin kaynağı bir nevi bu görme işlevinden kaynaklanır. İskender Pala’nın bu konuda ki şu cümleleri çok manidardır. ‘’Aşkın başlangıcı ‘’görme’’, sonucu ‘’bakma’’ dır. İlk görüş anında başlayan ilginin sırasıyla sevgiye, bağlılığa, kalbin erimesine, tutkuya, özleme ve nihayet aşka dönüşmesinin bir tek gayesi vardır; sevilenin yüzüne bakabilmek, o ilk görüş anının lezzetini ve hazzını derece derece artırarak kemale erdirebilmek’’der. 
Buradan da anlıyoruz ki aşkın en temeli görme eylemidir. Daha sonra derece derece artırarak bakmaya dönüşecek bu eylem aşık’ın maşuk’a olan bağlılığını artıracak ve zamanla itaate dönüşecektir. Bu dereceden sonra artık aşık benlik iddiasında vazgeçip, kendini maşukuna adayacaktır. Artık onunla görüp, onunla yaşamaya başlayacaktır. Aslında bu bağlılık ve itaatin sebebi görme eyleminin temelinin sağlam olmasından kaynaklanmaktadır. Bu görme eyleminin temeli ise Kalu Bela’ya dayanmaktadır. Yani hakiki manada aşkın ne başlangıcı ne de eriştiği seviye bu dünyaya ait değildir. Dünyadaki bu mecazi aşk, hakiki aşkın sadece tadımlık bir versiyonudur. Bu yüzdendir ki insanın kısıtlı dünya algısına sıkışıp kalmış bir aşk tecellisi vardır. Ve burada tadılan aşk, o hakiki aşkın bir görüntüsü, bir yansımasıdır. Bu sebepledir ki aşık’ın görmesi ile bakması hakiki maşuk’un bütün kainatta olan izleri ve belirtileridir.
Bu yazıyı Fuzuli üstadında şu nefis gazeli ile sonlandıralım.
Temâşa-yı cemâlünden nazar ehlini men etme
Ne sûd ol hûb yüzden kim ana kılmaz nazar aşık

(Ey sevgili! Sana bakma arzusuyla yanıp tutuşanları yüzünün güzelliğine bakmaktan mahrum etme. Âşıkın bakmadığı güzel yüzden ne yarar gelir, öyle bir güzel neye yarar!...?)

Not: Bu konu hakkında yazılarımız devam edecek….

Ahmet Culum


Read more at http://filozofundefteri.blogspot.com/2014/05/ask-uzerine-denemeler-1.html#DpwDlCc2PqvVvvYS.99

25 Mayıs 2014 Pazar

Düşünüyorum da Bazen

Bazen satırlar bile anlatamıyor insanı. Korkular bir kara bulut gibi çökerken üstüne insanın, anlatmak ya da bir şeylere bir anlam yüklemek zorlaşıyor. Yaşadığın her anda bir düşünceden öbürüne savrularak bir yerde duramamak yoruyor insanı. Bütün istediklerimizi bir kenara koyup istemediklerimizle yan yana sırt sırta duruyoruz. Düşündüklerimizi asla anlatamıyoruz. Kelimeler boğazına düğümleniyor insanın. Sıkıldığımız, yorulduğumuz, bıktığımız anlar oluyor, anlam veremiyoruz. Kimi zaman bir huzursuzluk kaplıyor içimizi ama o sıkıntının, huzursuzluğun sebebini bir türlü bulamıyoruz. Olduğumuz yerden sağa dönüyoruz, sola dönüyoruz fakat hep aynı huzursuzluk dört bir taraftan sarıyor bizi. Hayatın en zor aşamalarında bile ayakta kalmaya çalışıyoruz.



Bir yandan kazandıklarımıza sevinirken diğer yandan kaybettiklerimiz için üzülüyoruz. Aslında hep kazanmak, hep bir şeylere sahip olmak istiyoruz. En güzelini hep kendimiz için istiyoruz. Huzurluğumuzun sebebini kendi kendimize sormak yerine başkalarının huzursuzluğunda huzur bulmaya kalkışıyoruz. Sonra da başımıza gelen sıkıntılara bir anlam yüklemeye çalışıyoruz. Bir başkasının düşüncesini dinlemek, önemsemek yerine her söylediğimizin doğru olduğuna kendimizi inandırıp ona göre yaşıyoruz. Bazen çok yüksek tepelerden bakıyoruz hayata, insanlara. Sanki Kaf dağının üstündeymişiz gibi bizden başka her şeyi küçük görüyoruz ya da küçümsüyoruz. Bir başkasına asla kendimizi teslim etmiyoruz. Çünkü kendimize güvendiğimiz kadar başkasına güvenemiyoruz. Aslında hiçbir şeyi bilmiyoruz bu yüzden bildiklerimiz hep bilmediklerimizden ağır basıyor. Bu satırları yazarken bile bir şey bildiğime kanaat getirerek yazıyorum. Hep düşünüyorum aslında bilmiyorum; acaba bildiklerimizi bilmeseydik, bir bilenin olduğunu bilebilir miydik? Kafamda yine deli sorular…

Read more at http://filozofundefteri.blogspot.com/2014/05/ghgh.html#737scrM6ZlhP6eqZ.99

20 Mayıs 2014 Salı

Seni İstiyorum

Durgun deliyim bu aralar. Önce deli gibi haykırmak, sesim kısılana kadar çığlık atmak istiyorum, sonra sessizce ağlamak. Kimseler görmeden ruhumun derinliklerine inip oralarda yalnız kalmak ve kendimi sorgulamak istiyorum. Hayatımı süzmek istiyorum, posasını atıp, kalan özümle tekrar bir ben yaşamak istiyorum. Biraz kendimin farkına varmak istiyorum, heyecanı son safhasında yaşamak istiyorum.

Mutluluğu, acıyı, aşkı, nefreti, hasreti, utangaçlığı tadında ve hissederek yaşamak istiyorum. Dönüp bakmak istiyorum kendime. Aynasız, yansımasız, sadece ben; hatalarımı, sevinçlerimi, kırdıklarımı ve kırgınlıklarımı tekrar hissetmek istiyorum. Pişmanlıklarımı tek kalemde silmek istiyorum. Keşkeleri lügatimden çıkarmak istiyorum. Gözyaşlarımı bir cam ibrikte biriktirip umutlarımı sulamak istiyorum. Karanlıklarımı toplayıp mum ateşinde yakıp yolumu aydınlatmak istiyorum. Dualarımın şiddetinden engellerim yıkılsın istiyorum. Küçükken ettiğim dualar gibi Allah’ım elimden tut yürüt beni diyorum ve bunu o minik kalbimle istediğimden çok daha fazla istiyorum. Masal âlemindeki puslu, loş ışıklı, dar koridordan; aydınlık, ferah, upuzun bir gerçeğe çıkmak istiyorum ve elimden tutan yarenler istiyorum yoldaşlar, duama eşlik eden dostlar istiyorum. İnandığımı yaşamak ve yaşadığımla yükselmek istiyorum. Bir sevgi, bir muhabbet istiyorum. Kalbimi saracak ve beni maşukuma taşıyacak bir gemi ve bu gemide ufukları aydınlatacak bir rehber istiyorum. Dualarla ayaktayım, yaşıyorum. Elhamdülillah hissediyorum. Seni istiyorum Rabbim seni istiyorum…

Zeynep Kekillioğlu

7 Mayıs 2014 Çarşamba

Anlam Bulmak

Zaman gelir yokluk içinde varlığı yaşarsın, zaman gelir varlık içinde yokluğu yaşarsın. Kimi zaman hayallerle yaşarsın, kimi zaman ise gerçeklerle savaşırsın. Aslında bütün yaşantımızda bunlardan ibaret değil mi zaten? Önce bir şeylerin hayalini kurar, sonra onun gerçekleşmesi için elimizden ne gelirse yaparız. Bazen ulaşırız ulaşmak istediklerimize, bazen ise ulaşamayız ve büyük bir hayal kırıklığına saplanırız. Davranışlarımız istemsizce değişmeye başlar, kaybetmek o kadar zorumuza gider ki ağır gelir ve altında eziliriz.  Kazanmaya o kadar alışkın olmuşuz ki kaybetmeye tahammül edemiyoruz. Bir de aslında neyi kaybediyoruz ve neyi kaybetmeye tahammül edemiyoruz? Bunu da bir gözden geçirmemiz gerek.

Birini severken ne için sevdiğimizi neden onunla vakit geçirdiğimizi bir sorgulamamız gerekmez mi?Kafamızda kurguladığımız o kısa yaşamın kazanmak ve kaybetmek arasında sıkışıp kalmasına engel olmak gerek. Yaptığımız bir şeyi veya bir işi kazanmak ya da kaybetmek için değil de bir anlam dairesi içinde yapmamız bir anlam yüklememiz gerekmez mi? Nitekim anlamsız olan her şeyin bir gün bir kenara atılacağını ve unutulacağını unutmamamız gerek. Her şeyde böyledir aslında. Aşklarda, sınavlarda, arkadaşlıklarda, dostluklarda, evliliklerde, inançlarımızda vb. daha birçok şey sayabiliriz. Bunların hepsi de bir anlamı olmadığı zaman ne yazık ki bir zaman sonra yok oluyor, hatta bir daha akıllara bile gelmiyor. Her şeyin bir anlam dahilinde olduğunu unutmamız, bizlerin hayatımıza bir değer katacağını bir önem yükleyeceğini düşünebiliriz. 

Yaşantılarımızı yeniden gözden geçirmek gerektiğini düşünüyorum. Mesela niçin savaş veriyoruz? Neden seviyoruz? Neden ibadet ediyoruz veya neden etmiyoruz? Niçin hep bir kavga içindeyiz? Kimin için çalışıyoruz? Bu soruların hepsini veya daha fazlasını kendimize bir bir sormamız lazım… Anlamını aramalıyız her şeyin çünkü çok iyi biliyoruz ki anlamı olmayan her şey unutulmaya mahkumdur. Hayatımızın tamamına bir anlam yüklemeliyiz ki yaşamamızın da bir anlamı ve amacı olsun. 

Bir Beyitten Ne Anladık

Ağlasa âşık belâyı hecr ile nâlân olup

Gözlerinde akan anın yaş yerine kan olup.

(Aşık ayrılık belasıyla inleyerek ağlasa ve onun gözlerinden akan yaş yerine kan olsa bu ona revadır).


Ne güzel diyor şair değil mi? Şu zamanlarda gözyaşların değerini anlamayan âşıklara, ne güzel bir gönderme yapıyor. Acaba maşuk, aşığın gözyaşına dayanabiliyor mu peki? Bence artık aldırış bile etmiyorlar, çünkü dökülen gözyaşlarının önemi de kalmış değil artık. Herkes aşkı tatmanın verdiği zorlukları ve yükümlülükleri üzerinden atmak için can atıyor. Kimse o kadar da umursamıyor sevgilinin gidişini, nasıl olsa yerini başka biri alır gibisinden sözlerle kendilerini avutup yollarına devam ediyorlar. Oysa aşkı bu kadar basitleştiren insanlar, bir de kalkıp âşık olduğunu söylüyorlar. O kadar basit bir durum haline gelmiş ki aşk, dilden dile dolaşıyor ama kimse anlamına önem vermek istemiyor. Çok tanımı yapılıyor aşkın ama, kimse aslında ne olduğunu anlamak istemiyor. Bende buradan tanım olmasa da aşktan anladığımı aktarayım:  Aşk, tek hece üç harf, gönüllerin söndürülemeyen tek yangını, sevgilinin özlemiyle bir ömrü feda etmeyi göze almaktır. Aşk, Mevlana’nın Şems’e bağlılığı, Mecnun’un Leyla’ya olan tutkusu, Züleyha’nın Yusuf’un uğrunda âma olmasıdır. Aşk en sevgiliye duyulan özlemi, sevgiliye olan bağlılığı, tutkuyu, özlemi, hazzı derece derece artırarak sevgiliye kavuşmanın hayaliyle yaşamaktır. Evet, benimde aşktan anladığım bunun gibi şeyler ve daha buraya yazamayıp da hayatımda uyguladığım bir çok şey de dahil…
Siz aşk dediğinizde ne anlıyorsunuz bilmiyorum ama, bugün birbirine aşık olan insanların aşktan ne anladığı apaçık ortada. Aşk dediğimiz şey bu zamanlarda nefsani duygulardan öteye gitmiyor maalesef. İskender Pala’nın şu sözü çok hoşuma gider. ‘’Sevgiliye hiç dokunmamak ve kalbini kalplerin gerçek sahibi olan Allah’a  teslim edip aşkı öylece tatmak.’’ Bu söz ne kadar da güzel bir şekilde anlatıyor her şeyi. Peki şimdi kaçımız böyleyiz, kaçımız gerçek aşkın peşindeyiz.
Kaçımız sevdiğimize dokunmadan, kalbimizi kalplerin gerçek sahibi olan Allah’a teslim edip aşkı öyle tadıyoruz acaba. Gözyaşlarımız ne için akıyor, niçin acı çekiyoruz, diye dönüp hiç sorduk mu kendimize?
Zamanla biten o aşk dediğimiz yalan olan sevgilerin bitmesinin sebebini hiç kendimize sorduk mu?

Sormaya başlarsınız iyi olur bence …. Selametle.

26 Nisan 2014 Cumartesi

Bir Sormak Lazım Kendimize

Biraz solmak lazım …biraz yıpranmak ,biraz nefessiz kalmak…biraz terlemek ,biraz sürünmek yollarda …!neden biliyor musun arkadaşım!? Çünkü hiçbir şey kolay değil .yaşamak bile kolay değil artık.emeksiz yemeğe alışmışız ya, ''ver yiyeyim, ört yatayım’ hesabı yaşıyoruz . Nerede bu yoğurdun bolluğu ?!ben kendime de soruyorum sizinle birlikte. Yok kardeşim: nefsini zorlamadan, alttan almadan, hoşgörü beklemek yok.
Enaniyetini yok etmeden, benliğini köreltmeden yok, olmuyor işte kazanamazsın Allah rızasını. Ben diyemez. Her işimizde böyle olmuş.az çalışayım ama sınavı kazanayım diyoruz.kendimi sıkmayayım ,nefsimin istekleri de olsun ama Allah rızasını kazanalım istiyoruz. Ailem hep beninle ilgilensin, sevdiklerim benim istediklerimi yapsın istiyoruz. Ya da ben neler yaptım, karşımdaki neden aynısını yapmıyor diyoruz. Özellikle ahiret dünyası için konuşuyorum. Bu dünya emeği yeme tarlası değil arkadaşım. Bize hep uzak gelse de aklımıza getirmesek de bir hesap günü var. Ve kendimizi frenlemediğimiz, enaniyetimizi kırmadığımız sürece hayatımızın hesabını veremeyecek ve Allah rızasını kazanamayacağız. Bunun için dişi biraz sıkmak lazım, biraz başının dönmesi lazım. Dönüp kendimize bir sormamız lazım. 
Zeynep Kekillioğlu

24 Nisan 2014 Perşembe

İbretlik hikaye

Aşağıdaki ibretlik hikâyeyi Ahmet Güleç hocamız gönderdi (12 Temmuz 2010 Pazartesi 06:53).
Aynen alıntılıyorum:
Vaktiyle Bursa' da bir Müslüman, eski adı "Yahudilik Yolağzı", bugünkü adı Arap Şükrü olan muhitte çeşme yaptırmış ve başına bir kitabe eklemiş:
"Her kula helâl, Müslüman'a haram!.."
Bursa başkent, tabii Osmanlı karışmış, bu nasıl fitnedir diye...
Gitmişler kadıya şikâyete, adam yakalanıp yaka-paça huzûra getirilmiş. "Bu nasıl fitnedir, dîni İslâm, ahâlisi Müslüman olan koca devlette sen kalk, hayrattır, sebildir diye çeşme yap, ama suyunu Müslüman'a yasakla!.. Olacak iş midir, nedir sebebi, aklını mı yitirdin?.." diye çıkışmışlar adama. Adam:
- "Müsaade buyurun, sebebi vardır, lâkin ispat ister, delil şarttır..."dedikçe kadı kızmış:
- "Ne delili, ne ispatı?.. Sen fitne çıkardın, Müslüman ahâlinin huzurunu kaçırdın, katlin vâciptir!" demiş. Demiş ama, bir yandan da merak edermiş:
- "Nedir gerekçen?.." diye sormuş. Adam:
- "Bir tek Sultan'a derim..." diye cevap verince, ortalık yine karışmış. Söz Sultan'a gitmiş, adam yaka paça saraya götürülmüş... Padişah da sinirlenmiş ama, diğer yandan o da meraklanırmış:
- "De bakalım ne diyeceksen. Bu nasıl iştir ki, hem çeşmeyi yaparsın,hem de her kula helâl,Müslüman'a haram yazarsın?.." Adam, başı önünde konuşur:
- "Delilim vardır, lâkin ispat ister."
- "Ya dediğin gibi sağlam değilse delilin?.."
- "O zaman boynum, hükme kıldan incedir Sultânım..."
- "Eeee?!.."-
"Sultânım, herhangi bir havradan (sinagog) rasgele bir hahamı izahsız yaka-paça tutuklayın, bir hafta tutun. Bakın neler olacak..." Dediği yapılmış adamın. Bütün azınlıklar bir olmuş, başlarında Mûsevîler, "ne oluyor, bu ne zulüm?.. Bizim din adamımıza biz kefiliz, ne gerekirse söyleyin yapalım, o masumdur, gerekirse kefalet ödeyelim..." Çevre ülkelerden bile elçiler gelmiş, elçiler mektup üstüne mektup getirmiş... Bir hafta dolunca, adam:
- "Sultanım, artık bırakmak zamanıdır" demiş. Haham bırakılmış, azınlıklar mutlu, bu sefer Sultan'a teşekkürler, hediyeler... Az zaman geçmiş ki, adam:
- "Aynı işi herhangi bir kiliseden herhangi bir papaz için yaptırınız Sultanım" demiş. Aynı şekilde bir papaz derdest edilip yaka-paça alınmış Pazar ayininden ve aynı tepkiler artarak devam etmiş. Haftası dolunca da serbest bırakılmış. Mutluluk ve sevinç gösterileri daha bir fazlalaşmış, teşekkürler, şükranlar... Levantenler din adamlarına kavuşmanın mutluluğuyla daha bir sarılmışlar birbirlerine... Sultan:
- "Bitti mi?.." demiş adama.
- "Sultânım son bir iş kaldı, sonra hüküm zamanıdır izninizle" demiş.
- "Şimdi nedir isteğin?.."
- "Efendim, pâyitahtımız Bursa'nın en sevilen, en sözü dinlenilen, itimat edilen âlimini alınız minberinden..." Adamın dediğini yapmışlar, Ulucâmi imamını Cuma hutbesinin ortasında almışlar, yaka-paça götürmüşler...Ve ne olmuş bilin bakalım?.. Bir ALLAH'ın kulu çıkıp da, "ne oluyor, siz ne yapıyorsunuz?.. Hiç olmazsa vaazı bitene kadar bekleseydiniz", gibi tek bir kelâm etmemiş, imamın peşinden giden, arayan-soran olmamış... Geçmiş bir hafta, "Nerde imam" diye gelen-giden yok!.. Aptal ve cahil bir imam tayin edilmiş yerine, ne konuştuğunu kendi kulağı duymayan tam yobaz cinsinden biri... Halk hâlinden memnun, başlamış bir dedikodu, o geçen hafta derdest edilen koca âlim için:
- "Biz de onu adam bilmiş, hoca bellemiştik..."
- "Kim bilir ne halt etti de tevkif edildi!.."
- "Vah vaah!.. Acırım arkasında kıldığım namazlara..."
- "Sorma, sorma..."
Padişah, kadı ve adam izliyorlarmış olup-bitenleri. Sonunda Padişah çeşmeyi yaptırana sormuş:
- "Eee, ne olacak şimdi?.. Adam:
- "Bırakma zamanıdır. Bir de özür dileyip helâllik almak lâzımdır hocadan." "Haklısın" demiş padişah, denilenin yapılması için emir buyurmuş ve adama dönmüş. Adam başı önünde konuşmuş:
- "Ey büyük Sultânım, siz irade buyurunuz lütfen, böyle Müslümanlara su helâl edilir mi?.."
Sultan acı acı tebessüm etmiş:
- "Hava bile haram, hava bile!.." demiş...

Rasim Özdenören

Yeni Şafak

2 Nisan 2014 Çarşamba

İç Sıkıntısı - Ahmet Haşim

Sekiz saattir şimendiferdeyim.
Tren boş ve neşesiz.
İçim sıkılıyor.
Yolun iki tarafında memleketler, kıt’alar akıp gidiyor, fakat göz için yeni hiçbir şey yok. Beş dakikada bir pencere değiştiriyorum: Aynı ağaçlar, aynı yollar, aynı dereler, uzun bir baş ağrısı gibi yolun iki tarafında tekrarlanıp duruyor.
Rabbim! Şu manzara dedikleri ne müz’iç bir şeymiş!
Elimde büyük bir şairin harikulâde kitabı var. Trenin anlatılmaz can sıkıntısını gidermek için kitabın büyülü nesrini mi okumalı, yoksa şu pencerelerin dışında binbir renkle kaynaşan fakat bir türlü değişmesini bilmeyen hayatın dümdüz şeridini mi seyretmekte devam etmeli?
İşte halledilecek küçük bir mesele:
Gerçi hayat, kitaba sığmayacak kadar geniştir; fakat tekerrrürlerle doludur. Kitap, tabiatta en büyük olan şeyin yani insanın en güzel balını taşımak itibariyle tabiatın genişliğini haiz olmaya muhtaç olmaksızın ona üstündür. Tabiatta insanın en büyük şey olduğuna şüphe etmemeli. Zira en karanlık bir Afrika’nın en kuzgunî bir vahşisi bile, en âkil bir fil, en müdebbir[1] bir karınca ve en kâmil bir baubap ağacına zekâca bir milyon kere faiktir.
İnsan zekâsı, tabiatın içinde değil; tabiatın yanında, ayrı bir kuvvettir. Tabiatı beğenmediği için değil midir ki insan zekâsı; şiiri, mimariyi, musikiyi, raksı ve onların yanında, büyük küçük şu bir sürü hayat san’atlarını yaratmıştır? Hayatımıza tat veren derin zevklerin hakiki yaratıcısı olan insan zekâsının halis bir mahsulü olduğu için kitap, tabiattan büsbütün ayrı, ondan daha lezzetli ve ondan daha dinlendiricidir.
Kitabımı okuyorum.
Ahmet HAŞİM

Frankfurt Seyahatnamesi (Gezi notları,1933)